Kalp, tekallüb eden, yani her an şekil ve görüş değiştiren bir varlık olduğuna göre bu, hüsn-ü istîmal edilerek, ulvî yollara, emellere yöneltilecek olursa, Allah Teâlâ’nın izni ile, baha biçilemeyen bir cevher haline gelir.
Meselâ: Salih ve sâdık (yani-içi dışı doğru, dini bütün, istikamet ehli) ile ülfet edildiğinde kalb, yani gönül âlemi inkişaf eder, hakikati görür.
Fasıklarla (dini vecibeleri yerine getirmeyen haramdan kaçınmayanlarla) ülfet edildiğinde, kalb nefsin yardımı ile sahibini, fısk u fücur ehlinden eyler.
Münafık (yani iki yüzlü) kimselerle ülfet edildiğinde, kalb safiyetini, temizliğini kaybeder, zamanla o kalp sahibini, münafıklardan, kötülerden eyler.
Dini itikadı zayıf insanlarla ülfet edildiğinde kalp, şeytanın da iğvâsı (aldatması) ile bocalar, sahibinde şüphecilik, tereddüt, istikrarsızlık hali kendini gösterir, daima içindeki vesvese kendini yer, bitirir, sonunda itikatsızlardan, dinsizlerden olur.
Daima bunlara şâhit olmaktayız. Çok kötüler vardır ki, iyilerle ülfet ettiklerinde, onların cemiyetlerinde bulunup, sohbetlerinden, güzel ahlâklarından (Cenâb-ı Hakk’ın izni ile) istifâde ederek, rah-ı müstakime vasıl olmuşlardır ve olmaktadırlar.
Çok iyiler de, akılsızlıkları dolayısıyla, kötü arkadaşlarla ülfet etmektedirler. Bu irfansızlıklarının neticesi olarak da, fâsıklığa, münafıklığa, hatta dinsizlik belâsına düşmektedirler.
Ve nitekim okuduğumuz bir eser, hakikat ehlinin eseri ise, hiç farkına varmadan, onlara karşı sevgi duyarız. Böyle olunca bizim görüşümüz ve anlayışımız hakikat ehlinin haline uyar. Biz de onlar gibi sâlihlerden ve sâdıklardan oluruz. Çünkü seven, gayr-i ihtiyarî, sevilenin boyasına boyanır.
Yok eğer eser diye okuduğumuz şey, bizi yanlış, sapık yollara sevkediyor, dinî, ahlâkî fazîlet yollarından uzak bulundurup, daima, maddeciliği, şehvânî, süflî hayatı telkin ediyorsa, sonunda okuya okuya onun telkînâtı ile biz de aynı meş’um yol ve itikatlara düşer, benliğimizi, insanlığımızı kaybeder, onların seviyesine düşeriz.
*
Ey evveli âhiri olmayan, yüceliğinin hududu bulunmayan Allah’ım! Senin büyüklüğünü, ince sanatını mahlûk olan kulların nasıl anlayabilir, sezebilir. Zerreleri küreleri yaratan, onlara hayat veren ve bütün kâinatı ihâta eden gene sensin!
Ey başlangıcı ve nihayeti olmayan ulular ulusu Rabbımız! Yalnız sen varsın! Yarattıklarını ilâhî bir nizâm içinde süsleyen en ufak teferruatına kadar onları koruyan, bağışlayan, kusurlarını örten, dünyevî, uhrevî rızıklarla merzûk eden gene sensin!
Ey kemâl ve celâl sahibi! Arşın Kürsi’nin yaratıcısı olan, biz seni nasıl layığı ile bilebiliriz. Çünkü gizli bir hazinesin.
Bütün büyüklük sende, âcizlik, bîçârelik bizde, yegâne ümidimiz senin gaffarlığındadır. Elle tutulur bir amelimiz yok, hep noksanlık gene noksanlık içindeyiz. Hep nisyan, isyan ve hatalar içinde yüzmekteyiz. Ancak senin rahmetin bizi boğulmaktan kurtarır.
Aşkımızı, şevkimizi, ihlâsımızı ziyâdeleşdir, her türlü kötülüklerden bizleri koru!
Yine tesellîmiz şudur ki, Seni ve senin Habîb-i edîbini, ve seni sevenleri can ü gönülden seviyoruz. Sana karşı gelen kâfirleri de düşman biliyor, onlardan nefret ediyoruz.
Esasında sevdiren de nefret ettiren de sensin! Bizim kendimize mal edebileceğimiz hiç bir amel ve ubudiyetimiz yoktur.
Yâ Kerîm, yâ Rahîm! Hep yüce sıfatlarla muttasıf olan Allahım!
Sen bizleri bağışla, afveyle.
Çünkü yegâne bağışlayan, afveden sensin. (Sâdık Dânâ, İslâm Kahramanları -1, s. 5)