Nefs terbiyesi, İslam ıstılahında "müslümanca bir şahsiyet" teşekkül ettirmeyi ifade ediyor. Kur'an-ı Kerîm ve hadisi şeriflerde, insanı etkileyen bu derunî gücün Allah yoluna şevki için dizginlenmesi ve eğitilmesi öğütleniyor. Kimi çevrelerin geçmişte sufîlerin bir meşgalesi olarak gördükleri nefs terbiyesi, müslümanların genellikle gayrı islamı bir vasatta, yaşadıkları günümüzde acaba sadece süfileri ilgilendiren bir disiplin olarak mı görülmelidir? Yoksa, her müslüman için nefs terbiyesi başlı başına önem taşıyan bir mesele midir?
Cihad islam imanının ayrılmaz bir parçası. Acaba cihadla nefis terbiyesinin münasebeti nedir? İman, ihlas ve ihsan terbiyesinden geçmeyen bir nefsin cihadı, ya da gereginde cihada da hazırlamayan bir nefis terbiyesi düşünülebilir mi?
Nefs terbiyesi yoluna müslümanlar, özellikle gençler neler yapabilir? Nefs engelini aşmada tavsiye edilebilecek usuller nelerdir? Müslümanca bir şahsiyet inşası için neler söylenebilir?
Bu konuları, kendilerini gönül eğitimine talip insanlara vakfetmiş Allah dostu, gönül eri üstadların görüşüne arzettik. Ayrıca îlahiyat'ta, islam tasavvufu ve Pedagojik Formasyon sahalarında değerli mesaileriyle tanıdığımız ilim adamlarımıza sunduk. Her biri çok geniş insan topluluklarını derinden etkileyen değerli hocaların görüşlerini ilerideki sayfalarımızda sunacağız. Altınoluk burada hem nefs terbiyesi konusunu bütünüyle ihata edemediğini, hem de ulaşılması gereken bütün irfan ehline ulaşamadığının farkındadır. Hem konunun genişliği hem de zaman darlığı hem de mevsim şartları bu konudaki çalışmalarımızı ister istemez sınırlandırmıştır. Çalışmamızın çok geniş bir muhiti kucaklaması planlanmışken, kimi hocalarımıza ulaşmak mümkün olamamıştır. Ancak konu bitmiş olmadığı için, Altınoluk sayfaları her zaman değerli hocalarımızın görüşlerine açıktır. Lutfedildiği takdirde yayınlamaktan büyük memnuniyet duyacağız.
Sâdık DANÂ
Şehadet ve Sıddıkıyet
Resul-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Tebük seferinden dönüşlerinde, sefere iştirak eden mücahidîn-i kiram hazaratı gayet yorgun, bîtab, mecalsiz idiler. Her ne kadar düşman ile karşılaşılmadı ise de, yolun uzunluğu, yazın şiddetli sıcağı, suyun ve erzakların kifayetsizliği onları, haylice yıpratmıştı.
Buna rağmen sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ilk sözleri:
"Küçük cihaddan büyük cihada döndük." olmuştur.
Ashabı kiram radiyallahu anhüm, merakla sordular:
Büyük cihad nedir ya Rasulullah? Cevaben buyurdu ki:
Nefis ile cihad
Bunun hakkında büyükler demişlerdir ki:
Cihad ikidir: Küçük cihad, büyük cihad.
Küçük cihad küffar ile yapılan mücahede ve muhaberelerdir. Büyük cihad ise, nefis ile cihad etmektir. Batını (yani içimizi, gönlümüzü) ıslah etmektir. Batını ıslah etmek ise zahiri (dışımızı) ıslahdan daha zor ve uzundur. Küçük cihadın gayesi Cennete ve Rahmete nail olmak büyük cihadın gayesi ise Hak Teâlâ'yı ve Cemal-i İlahiyi müşahadeye vasıl olmaktır.
Küçük cihadın gayesi şehadet, büyük cihadın gayesi sıddîkiyettir. Şüphesiz ki, siddîkların derecesi şehidlerinkinden üstündür. Bu bakımdan Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz dahil, Allahu Teâlâ'nın habib edib-i, Kainatın efendisi olduğu halde daima:
"Allahümme lâ tekilini ila nefsî tarfet-e aynin"
"Ya Rabbi! -Bir an bile- gözümü açıp kapayıncaya kadar beni nefsimle bırakma'' niyazında Hak Teâlâ ve tekaddes hazretlerine sığınmışlardır.
Seyrü sülük yolu ile bir mürşidi kamili teşhis edip, ona tam teslim olmak, onun dileklerini harfiyyen yerine getirmek suretiyle, nefsle mücahede edilir. Hak Teâlâ; çok sevdiği,veliliğe istidatlı olan kullarına bu yolu nasîb eder. Fazla tafsilata geçilirse cildler kafi gelmez. Bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Vaktiyle Türk Ocakları kuruldu. Kuru milliyetçilik aşısı yapılmak istendi, netice vermedi. Çünkü dinden ayrı bir milliyetçilik tasavvur edilemez. Onlar kapatıldı. Halk evleri açıldı. Buralarda da Türk'ün dînine, milliyetine senelerce hakaret edildi. Zaman geldi onlar da kapatıldı.
Bilmediler ki Türk evladı dininden koparılmaz.Gönül ister ki, ileride hükümetin izni ile milliyetçi, halk odaları kurulsun. Buraya arzu eden her vatandaş devam etmek suretiyle noksanlıklarını tamamlasın. Yalnız burasının idarecileri ve öğretmenleri din ve vatan aşkıyla yanan kişiler olsun!
Mehmet Emre / Emekli Müftü
"Cihada Nefstn Başlamalı..."
Nefs; şehvetin gadabın ve menfi duyguların mebdeidir. O, şehvanî heveslere yöneldiği zaman "Emmare bis-sû" adını alır. Onun hevası şer'in muhtevası içinde kontrol altına alınacak ve ilahi bir cezbe ile salih amellere sevk edilecek olursa "Nefs-i mutmainne" haline gelir. Sorularımızı sırasıyla cevaplandırmaya çalışalım.
1- Nefs terbiyesi'nin "Süfilerin meşgalesi" şeklinde ifade edilmesi, büyük bir ehemmiyeti bulunan bu mes'eleyi dar bir çerçeve içine hapsetmek olur. Esasen bu terbiye, İslâm'ın emridir. Bu cihetle, bir memuriyet ve mecburiyet ifade eder. Sufilerin şahsında billurlaşan ve derinlik kazanan bu terbiye, onların şer'i şerife kamil manada bağlılıklarını göstermektedir.
Beşeriyyeti biyolojik yapısının ötesinde bir kemale ulaştıran ve "İnsan-ı kamil" haline getiren amillerin başında "İslâm dininin inanç esaslarını bir bütün halinde kabul etme" ilkesi gelmektedir. Bunun peşinde, iman esaslarına bağlı olarak ibadetlerini ifası gelmektedir. Bunlara riayet olmadıkça yapılacak nefs terbiyesi, "Nefsi tecziye" şekline dönüşür. Yanlış bir metodla ulaşılacak merhale, ferdin başarısına değil, "Baş ağrısı"na sebep olur. Çünkü yanlış usullerde nefs'i "Hikmet" ile değil "Tokmak" ile uslandırma yanlışı yatmaktadır. Hind mistisizminde görülen tatbikat, nuranî değil, zulmanî bir sonuç verir.
Nefs terbiyesinde imana dayalı amelî vazifelerin yanında bir mürşid-i kamilin irşat ve tasarrufları ile en emin ve seri yol almak mümkün hale gelir. Bu kabil olmadığı zaman, ehli sünnet mezhebine bağlı tasavvuf erbabının eserlerinden faydalanmak suretiyle, fikri ve fiilî bir yol takip edilmelidir. Bahsi geçen esaslardan ayrılarak nefs terbiyesi için çare aramak, çıkmaz sokaklarda bocalamak olur.
2- Cihad, İslâm inançlarının ayrılmaz bir lazımıdır. Bu kadar mühim bulunan vazifeye Allah'ın Rasülü tarafından "En büyük düşman" diye tavsif olunan, insan vücuduna yerleşmiş sinsi bir düşman olan, uslandı sandığımız zaman değişik biçimde tuzaklar hazırlayan "Nefs "ten başlamak gerekmektedir. Onu mağlup etmeden diğer düşmanlara karşı kazanılan göz kamaştırıcı seviyedeki zaferler bile yarım kalmış bir mücadele şeklidir.
3- Bizce "Nefs terbiyesi "nin dünü ve bugünü yoktur. Sadece İslâm ölçülerine uygun bir metodun takip ve tatbiki gereklidir. Yüce Peygamberimizin koyduğu usuller, nefs engelini aşmada ve "Rıza" derecesine ulaşmada yegane amildir. Nefs mücahedesinde yeni arayışlara hiçbir lüzum yoktur. Zamanların ve mekanların tamamına rehber olarak gönderilen ve mübarek ayaklarını öpme mazhariyetine erişmiş kum tanelerini bile ulvileştiren "Ekmel-ür-rusül" Efendimizin sünnetleri sefine-i Nuh gibidir. Ondan ayrı bir yol takip eden, nefsin tutsağı ve şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamaz.
AH BU NEFİS!...
Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Şu dünyanın lezzetine doyamaz.
Eğnine almıştır gaflet gömleğin
Ömrü gelip geçtiğini bilemez.
İlahî gaflet gömleğin giyene,
Müslüman der misin nefse uyana
Kazanır kazanır verir ziyana
Hak yoluna bir pulunu kıyamaz.
İlahî miskince adem oğlanı
Varıp tutmaz bir mürşidin elini
Haram-helal kazandığı malını
Ele nasip eder kendi yiyemez!...
Sağlığında ayet, hadis nesine,
Son nefeste muhtaç olmuş Yasin'e,
Götürür koyarlar makberesine,
Oğlum, kızım, malım kaldı diyemez!..
İlahî gafletten uyar gözümü,
Dergahında kara etme yüzümü!
Yunus der ki gelin tutun sözümü,
Dünyayı seven ahireti bulamaz!..
YUNUS EMRE
ÖMER ÖNGÜT
Hayatı İslâmi Ahkamâ göre Tanzim Etmeli
Müslümanım diyen herkesin, ilahi ahkama göre hayatını tanzim etmesi gerekir. İslâmım demek başka, İslâmı yaşamak başkadır.
Dînimiz kişinin evvela kendi nefsine karşı cihad etmesi gerektiğini bildirmiş, buna "Cihad-ı ekber" demiştir.
Cenab-ı Fahr-i Kainat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz
"En şiddetli düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir." buyuruyorlar ve (Beyhakî) En büyük düşmanla mücadeleye girişildiği için de:
"Hakiki mücahid nefs-i emmaresi ile savaşan kimsedir." buyurmuşlardır. (Tirmizi)
Ayet-i Kerimelere gelince, Hak celle ve ala Hazretleri bu hususta buyuruyorlar ki:
"Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolu buldukça, yoldan sapanların size zararı olmaz." (Maide:105)
"Kim inanır, nefsini ıslah ederse; onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (En'am:48)
Gerek Ayet-i kerime ve gerekse, Hadis-i şerifler insanoğlunun dış düşmanları olduğu gibi, iç düşmanının da olduğunu ve onunla mücadele mücahede etmesi gerektiğini emir ve tavsiye buyurmuştur.
Süfli nefsi his ve meyillerinden arındırarak dünya selametinin, ahiret saadetinin kısa bir zaman içinde elde edilmesi beklenemez. Zira zahirde bir alim veya bir doktor olabilmek için uzun seneler tahsil görüldüğü açık bir gerçektir.
Ayet-i kerime'de:
"Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz." buyuruluyor. (Ankebut:69)
Cihaddan maksat, hak din olan İslâm'ın, cihanın her köşesine yayılmasıdır. Bu gaye için tüm Müslümanların bütün güçleri ile çalışmaları farzdır. Ta ki insanlar küfür karanlıklarından iman nuruna kavuşsunlar, Allah'ın hükmü ve dini hakim olsun. Beşeriyet adalet, huzur ve ebedi saadete kavuşsun. Putlar ve küfür sistemleri yıkılsın, insanlar hakikate ulaşsın.
Cihad demek bazılarının zannettiği gibi eline kılıcı alıp, insanların boyunlarını vurmak, mallarını yağmalamak demek değil, bilakis insanları hak dine davet etmek suretiyle ölümsüz bir hayata, sonsuz bir saadete kavuşturmaktır. Cihadda zulüm ve haksızlık yapılmaz. Makam, servet, şöhret ve kavmiyetçilik gibi nefsin istek ve arzularına yer verilmez. Sadece Allah rızası için, insanları küfür bataklıklarından kurtarıp ebedî saadete kavuşturmaktır gaye.
Bir müslüman hem iç alemini hem dış alemini tanzim etmek zorundadır. İç ve dış müzeyyen olduğu zaman, iman nuru husûle gelir, Allah-u Teala'nın lütfu ve yardımı tecelli eder.
Ayet-i kerime'de:
"Ey inananlar! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah'da size yardım eder." buyuruluyor. (Muhammed:7)
Rızasına uyulmayan hareketlerde ise yardımını keser, onu nefsiyle ve şeytanla başbaşa bırakır.
Nefisle cihad, cihadın en ağırı ve en zorudur. En büyük meziyet nefsi ıslah etmektir. En büyük yiğitlik, insanın kendi nefsine galebe çalabilmesidir.
Nefsini temizleyen, Allah ile Allah namına hareket eder. Onda Allah ve Resulünün desteği vardır. Bütün iş ve icraatları rızaya uygun olur.
Bu terbiyeyi görmeyen, bu mücadelede muvaffak olamayan kimseler ise, yaptıklarını nam için yaparlar. Onların desteği ise nefis ve şeytandır.Artık kimse her ne kadar çalışır gibi görünse de, başkası ile mücadele etse de, kendi cihadını kaybetmiştir. Nefsi onu yıkmış, o başkasını doğrultmaya çalışıyor.
Bütün iş ve icraatlarımızın Kuran-ı kerim ve Hadis-i Şeriflere uygun olması lazımdır. Bu ölçüde olmayan her türlü hareket yanlıştır. Zira huzur-u ilahiye çıkacağız. Kuruştan hesap sorulacaktır.
Bedeni hastalıkların teşhisi ve tedavisi için hâzık bir tabibe müracaat emir buyurmuş olan Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri manevî hastalıklardan kurtulmak için de manevî bir tabibe başvurmayı dini bir ihtiyaç olarak göstermiştir.
Kin, kibir, gadap, şehvet, haset, riya, tamah, ucb... gibi kötü sıfatlar kalp hastalıklarıdır. Kamil bir mümin olabilmek için kalpten bu sıfatları bir bir izale etmek icabediyor.
Hakk Celle ve Ala Hazretleri Ayet-i kerime'sinde:
"Kötülüklerin zahir ve batın olanlarından uzak bulununuz." buyuruyor. (En'am: 151)
Bunun içindir ki, diğer bir Ayet-i kerime'sinde:
"Sadıklarla beraber olunuz." diye emir ve ferman buyurmuştur." (Tevbe: 119) Buradaki sadıktan murad mürşid-i kamildir.
Sehm-i nübüvvet ve sehm-i velayetinden nasip alanlar:
Ayet-i kerimede:
"Allah'tan korkar, takva sahibi olursanız mualliminiz Allah olur." (Bakara: 282) buyruluyor.
Bunların muallimi Hazret-i Allah olduğundan kendilerine lütfettiği tasarruf ile bir insanın tekamül etmemiş ruhunu alır ve yükseltir. Ezelî nasibi olan en son makama kadar çıkarır.
HAYDAR BAŞ / İcmâl ve Öğüt dergileri baş yazarı
Kulluk Gerçeğinin Tam Bir İfadesi
İslâmda nefs terbiyesi,kulluk gerçeğinin tam ve anlamlı bir ifadesidir.
Nefs terbiyesi, geçmişteki sûfilerin de, mazideki sair müslümanların da meşgalesi değil; vazifesi ve mükellefiyeti idi. Aynı vazife ve mükellefiyet haldeki ve istikbaldeki müslümanları da kuşatmış vaziyettedir. Zira, İslâm'ın hükümleri zamanla ve mekanla mukayyed olmadığı gibi, hususî de değildir. Emirler ve nehiyler geneldir ve herkese şamildir.
Keza nefsin şerri ve tehlikesi, her insanda var olduğundan hiçbir insan nefs terbiyesinden müstağni kalamaz. Her ferd terbiyeye muhtaçtır.
Nefs terbiyesi, takva yolu olarak bilinir. Bu durumda hangi mükellef takvaya muhtaç olmadığını iddia edebilir? Gerçekte ancak takva sahipleri kalben mutmain olur. her türlü evham, vesvese ve şüpheden kendini koruyarak imanını kemale erdirebilir. Cenab-ı Hak Kur'an'dan ancak takva sahiplerinin şüphe etmeyeceğini beyan buyurur. (1) Bu ulvî beyanın mefhum-u muhalifini düşündüğümüzde zımnen anlarız ki, takva sahibi olmayanlar aslında Kur'an'dan şüphe eder. Şüphe ise imanın sıhhatine muhaliftir.
O halde ebedi hayatını kurtarma mücadelesi veren ve nefs taşıyan herkes için nefs terbiyesi esastır; farz-ı ayn bir mükellefiyettir. Nefs terbiyesini esas alan tasavvuf hususundaki alimlerin görüşleri de bunu teyit eder:
İmam-ı Gazali, tasavvufu inceleyip neticeyi aldıktan sonra ve meyvelerinin zevkine vardıkça, sufiler arasına girmenin farz-ı ayn olduğunu söylemiştir. "Çünkü peygamberlerden başka kusursuz insan olamaz. Tasavvuf insanları temizler" demiştir. (2).
Ebu'l Hasan eş-Şazelî de: "Tasavvuf ilmine dalmayan kimse, bilmeyerek kebaîr içinde bulunur" demiştir. ibn-i Alleme es-Sıddıkî de: "Şazelî doğru söylüyor, yaptığı ibadetten hoşlanmayan kimdir" demiştir (3).
Aslında cihad ile nefs terbiyesi içice iki kavramdır. Aradaki fark, nefs terbiyesinin Cihad-ı Ekber (en büyük cihad) olduğudur. Cihad-ı Ekber mücahede adıyla bilinir. Mücahede, zahir düşmanlarla olan cihadın temeli ve esprisidir. Mücahededir ki, kavgayı nefs adına olmaktan çıkarır; ilâyı kelimetullah gayesine yöneltir. Yani mücahede kuru kavgayı cihada dönüştürür.
Keza, iman olmadan hiçbir kavga cihad esprisini ifade edemez. Nefs terbiyesi ise, imanın kemalini sağlar.
Yine, ihlas ve ihsan sırrı olmadan hiçbir kavga cihad mantığını kazanamaz. Resul-i Ekrem (sav)'in ordusunda küffar ile vuruşup, sekiz kafir öldürdükten sonra, öldürülen, sırf niyetindeki ihlassızlıktan ötürü şehid olamayan adamın haberi bu hususta bir ibret tablosudur.
Bu hikmetten ötürüdür ki, Resul-i Ekrem (sav), bir muharebe dönüşünde: "Küçük harpten, büyük harbe gidiyoruz" demiş, büyük harpten muradın nefs terbiyesi olduğu ifade edilmiştir.
Yine Resulullah'a kimin şehid olduğu sorulduğunda O; "ilayı kelimetullah" uğrunda savaşanın ancak şehid olabileceğini ifade etmiştir. İlayi kelimetullah uğrundaki savaş ancak niyet temizliği ile yani ihlasla; ihlas ise nefs terbiyesiyle kazanılır. O halde nefs terbiyesi olmadan, gerçek anlamda cihad olamaz.
Nasıl olsun ki, nefsinde hakkı hükümran etmeyen kimse Hakk adına savaştığını da iddia edemez. Cihada, Cihad-ı Ekber'den geçilir, yani mücahededen... Olgunlaşmadan olgunlaştırmak mümkün olmadığı gibi batıl niyet, kavgayı da batıl eder. Kavgaları nefs adına olmaktan çıkarıp, İlayi kelimetullah uğruna yönlendirmek için nefs terbiyesi şarttır. Demek, mücahede yahut nefs terbiyesi cihadın hem sebebi, hem temeli, hem esası ve hem de mantığıdır.
Nefs terbiyesinin her devirde geçerli olan metodu aynıdır. İslâm zamanla değişmez, insan da. Öyle ise nefsi metodu da değişmez. Bu metod, sistemleşmiş ifadesini tasavvufta bulur. Tasavvufun esası seyr-i sülüktür. Nefsin Hakk'a yönlendirilmesi, ruhun mutmain edilmesidir. Nefs terbiyesinin hakim mantığı şer arzulara muhalefettir. Allah'tan başka herşeyi (masivayı) gönül muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Bu iş ancak Hakk'ın zikrinin kalbe kök salmasıyla mümkündür. Zikrin gayesi,nefsi Allah'ın boyasıyla boyamak, ruhu aslına rucu ettirmektir. Bu ise rehbersiz olmaz. Bu yolun adabını öğretecek, zahir-batın müşkülleri halledecek kılavuz gerek.
Nefs terbiyesi yolunda kılavuzlar, rehberler, kamil insanlardır. Kamil insanlar, varis-i nebi olan mürşidlerdir. Onlar, Hakk'a seyr-i sülük etmişler, sair insanları bu yola hidayete vesile olmak için emir almışlardır. Bunlar her devirde vardır.
O halde onlar bulunacak ve onlarla olunacaktır. "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve O'na yaklaşmağa vesile arayın" (4)
Günümüzde nefs terbiyesi, dün olduğu gibi Hak dostları olan kamil mürebbiler öncülüğünde, halk içinde halkla beraber, el karda, gönül yarda prensibini gerçekleştirerek, zikr-i daim haliyle tüm hayatı ibadet haline getirerek yapılır. Buna nefs taşıyan her insan muhtaçtır.
Dipnotlar :1- Bak. Bakara: 2, 2- En Nusretü'n-Nebiyye Şerhhurraye s.26, 3- ikaz el-Himmen Şerh, el-Hikem ton Acibe s.7. Abduikadır lsa,Tasawufi Hakikatler s.22, 4- Maide: 35.
Gözyaşı Dergisi
Nefs terbiyesi için kalb tasfiyesi gerekir. Bunun için de kalbde sürekli olarak Allah sevgisinin ve Habibullah sevgisinin yer alması şarttır.
Nefs terbiyesi" başıboş akmakta olan bir suyun faydalı işler için kanalize edilmesine benzetilebilir. Bu teşbihe göre, bahis konusu edilen akarsu ile, nefse nisbet edilmiş oluyor. Demek ki nefs, akmakta olan bir su gibidir. Bilindiği üzere su berrak ve faydalı olabildiği gibi, bulanık ve zararlı da olabilir.
"Ahsen-i takvim" üzere yaratılan insan, maddi ve manevi olmak üzere iki kısımdan ibarettir. Ceset adı verilen, insanın maddi kısmı; toprak, su, ısı, gaz ve nefs olmak üzere beş fiziki unsurdan meydana gelir. Bunlardan ilk dördü malum. Nefs ise bir çeşit enerjidir. İşte, aslı enerji olan nefsin kontrol altına alınması esas oluyor. İnsanın ruhani kısmı ise, ebedi var olan metafizik unsurlardan oluşmaktadır. Bu unsurların başında da ruh ve kalb gelir. İnsan dünyada iken, bu manevi unsurların gücü bütün vücuda yayılmış haldedir. İşte, insanın ruhani kısmının vücuda karşı durumu, süvarinin ata nisbeti gibidir. Bir süvari ne kadar iyi bir binici olursa olsun, eğer at iyi terbiye edilmemişse, ikisi arasındaki bir uyumdan söz edilemez.
İnsanda müslümanca bir şahsiyet teşekkül etmesi, ruhani kısmın vücutla uyumuna bağlıdır. Bunun için de nefsin terbiye edilmesi gerekir. Bu iş, İslami bir çevrede daha kolay gibi görülebilir. Fakat, günümüz şartlarında da nefsin ağır sorumluluklar taşıdığı dikkate alınırsa, şuurlu bir insan bundan yararlanarak nefs terbiyesini kolay hale getirebilir. Yeter ki, uyanık olsun ve işin erbabından yararlanmasını bilsin.
Bu arada unutulmaması gereken bir husus, Peygamber Efendimizin buyurmuş olduğu gibi; "Her kalp, Allah'ın kudret parmaklarının arasındadır. Cenab-ı Hak dilerse o kalpleri düzeltir." İşte, bunun şuurunda olarak, günümüz şartlarında her müslümana düşen ağır sorumluluklardan nefisleri hisseyab etmek gerekir. Bunun için en başta da niyet esastır. Aslında, Peygamber Efendimizin "Ameller niyetlere göredir" diye buyurması bundandır.
Her müslümana düşen sorumluluklardan en önemlisi de cihad niyetiyle yaşamak ve gerektiğinde bunu yapmaktır. Cihadla ilgili olarak, Peygamber Efendimiz, "Sizden biriniz müslüman cemaati içinde dinin ve aklın kabul etmediği kötü bir işin yaygınlaştığını görür ve bilirse, üzerine düşen İslami bir vazife olarak onu bilfiil kaldırsın. Eğer buna gücü yetmezse, bari sözle mani olmaya çalışsın ve kötülük sahiplerine karşı doğruyu söylemekten çekinmesin. Şayet buna da gücü yetmezse, kalbi ile o kötülüğü reddetsin." buyuruyor. Bunlardan üçüncüsü, imanın en zayıf derecesi olduğuna göre, günümüzde ilk iki hususu yerine getirmek için nefislerin sorumluluğu oldukça artmıştır. İşte, bir müslüman bu sorumluluktan kaçmadığı sürece, nefsinin terbiyesi için çok önemli bir hususu elinde bulundurmuş oluyor. Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, "Kaçma kaderi değiştirmez".
Günümüzde gerek fert olarak, gerekse topyekün cihada hazır olma gereği vardır. Bu hazır oluş günümüzde köklülük, ilmilik ve süreklilik de gerektirir. İşte bu sebeple, işin önemi daha da artmıştır. Bütün dünya her türlü sıcak ve soğuk harplerle kaynamaktayken, peygamberimizin, "Bir kimse samimiyetle daima şehitler zümresine katılmak istese, Cenab-ı Hak onu, döşeğinde ölse bile o yüksek yere ulaştırır." müjdesine uyarak yaşamak nefs terbiyesi için esastır. Burada, nefs terbiyesi ile cihadın veya cihad niyetinin karşılıklı olarak birbirine bağlı bulunduğu ortaya çıkar.
Nefs terbiyesi için kalb tasfiyesi gerekir. Daha önce de bahsedildiği üzere kalp, ruhani kısmın bir unsurudur. Hak Teala Hazretleri kalp içinde muhtelif tabiat ve kuvvetler yaratmıştır. Mesela, gadabın tabiatında intikam duygusu ve bu şekilde sükun bulma vardır. Şehvetin tabiatında yeme, içme gibi unsurlardan zevk alma hususiyeti mevcuttur. Aklın tabiatında ise ilim ve marifet tahsil etme arzusu yeralır. Aklın ilim ve marifeti tahsil etme arzusu, düşünceyi faliyete geçirir. Akıl, en yüce kemal olan yaratıcısını bilme arzusunu duyar. Bu yolda yaptığı gayretlerle Allah'ın nezdinde olan hususlara vakıf olmaya çalışır ve nihai noktada da sevgilisine kavuşur. Bunun gerçekleşmesi için, kalbin tabiatında yer alan ilim ve marifeti tahsil etme arzusu dışındaki bütün arzuların kalpten atılması gerekir. İşte buna, kalp tasfiyesi adı veriliyor. Tabi bunu yaparken, kalpde sürekli olarak Allah sevgisinin, Habibullah sevgisinin yeralması şarttır. Yani, Allah ve Resûlünün zikriyle kalbin inşirah bulması lazımdır.
Dünyada çekilen çeşitli sıkıntı ve çileler ise bütün bu gayretlere en büyük desteği teşkil eder. Öte yandan, diğer birçok gayret ve yapılan iyilikler de kalbin nurlanmasına yardımcı olur. Peygamber efendimiz bu konuda, "İmanın en üstün derecesi her durumda bilhassa sıkıntılı anlarda sabretmek ve cömert olmaktır." buyuruyor. Başka bir hadiste de, "İnsanların hayırlısı insanlara faydaşı dokunanlardır" diye emrediyor.
Sonuç olarak denilebilir ki, kişi kalbini tasfiye yolunda, içi Hak ile olurken, dışı da halk ile olmalıdır. İlay-ı Kelimetullah için böyle olması gerekir.
HASAN BURKAY
Nefis Mücadelesi Bir Zarûrettir.
Cenabı Hak "Naziat Sûresi"nde
"Her kim azar, haddini tecavüz ederse ve dünya hayatını ebedi hayata tercih eylerse; onun gireceği yer hakikaten cehennemdir. Her kim de Rabbi'nin karşısında durup, cevap vermekten korkarsa ve nefsini, heva ve hevese uymaktan nehyederse; cennet hakikaten o kimsenin me'vasıdır. buyuruyor. Ve yine Cenabı Peygamber s.a.v.
"Siz düşmanı dışardan aramayınız sizin en adavetli düşmanınız içinizdedir" buyurmakla bu işin geçmişte sûfilerin bir meşgalesi değil bütün insanlık aleminin üzerinde titizlikle durması lazım olan bir yaşayış tarzı olduğu açık seçik anlaşılıyor. Nefis mücadelesi, biz Allahın kulları için kaçınılmaz bir zarurettir.
Kanaatımıza.göre bu hususta yeni bir yol aramak cehalettir. Yol bizden öncekilerin yolu yani Resullerin, Nebilerin Velilerin yoludur. Kul'un, kendi yolunu, bozuk gidişatını, eğri büğrü hal ve ahvalini terk ederek hak yolunun, erenlerinin yüce halleri ile hallenmesi en doğru bir iş olur.
İnsan bildiğinin dostu bilmediğinin düşmanıdır. Gençlerimize, iyi tanımalarını inanılır, güvenilir ittika sahibi kişilerin eserlerini okumalarını ve bilgilerini geliştirmeyi ve bunu da sadece Rabbe kul, Habibine Ümmet vatana millete hayırlı bir evlat olmak için yapmalarını salık veririm.
Hesaba çekilmeden evvel nefsinizi hesab ediniz, muhasebesini yapınız." emri bizlere nefis muhasebesini emrediyor. Nefis terbiyesine dikkat etmeyen, her zaman hüsrandadır. O kişinin kendine aile efradına, vatan ve milletine bir hayrı olmaz.
Yüce Ashabı ile bir gazadan dönen iki cihan serveri Peygamberimiz s.a.v. buyurdular ki:
-" Küçük cihaddan büyük cihada döndük" Görüldüğü gibi peygamber-i Zişana göre en büyük savaş, nefis savaşı, en büyük zafer de nefse karşı kazanılan zaferdir.
Bir çocuğun okula gitmeden nasıl bir şey öğrenmesi mümkün değil ise bu mana yolunda da bizden öncekilere tabi olmadıktan sonra muvaffak olmak çok zor hatta imkansızdır Dinimizde ittiba, şarttır.
Gençlerimize ilk önce Abdestlerinde kusur etmemelerini, Müminin miracı olan namazı vakti vaktince eda etmelerini, dosdoğru olmalarını salık veririm. Cenabı Peygamber s.a.v. "Her şeyin bir alameti vardır müslümanlığın alameti namazdır" buyurdular. Namazsız hiçbir yere varılmaz. Farzları olmayanların nafileleri yoktur. Bir kulun alnı secdeye yönü kıbleye dönmüyorsa o çok acınılacak bir varlıktır. Temennimiz bütün müslümanlar olarak Huzur-ı ilahiyyeye durabilmek Ya Rabbi diyebilmek O'nun için ellerimizi açabilmektir.
Safer DAL
"VAZİFEMİZ İSLÂM'I MUHABBETLE YAŞAMAK..."
Nefs terbiyesinin "Din" ile mümkün olduğu bilinmektedir. İlk insan, ilk peygamber Hazret-i Adem Aleyhisselam'a Esma-ı Hüsna verilmiştir. Hatemü'l Enbiya Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz'e kadar devr-i nübüvvet hitama ermiştir: Cemi enbiyanın imanında (Amentü billahi, ila ahiri) hiç bir farklılık yoktur. Hazret-i Allah'ın gönderdiği binlerce peygambere yüz suhûf, dördü büyük kitap gönderilmiştir, bu da malumdur. Bunların hepsi bozulmamış şekliyle Hazret-i Kur'an Azimüşşan'ın içindedir.
"Din" din-i İslâm'dır. Şeriat'ı ağaca, tarikatları o ağacın dallarına teşbih etmişlerdir. Din-i İslâm'da yüzlerce sunni tarikat meydana gelmiştir, her tarikat kurucusu dört büyük mezhebden birinin salikidir, dayanakları Kitab ve Sünnet'tir. Bu mürşidler, saliklerinin tasfiye-i kalb ve tezkiye-i nefs etmelerini sağlamışlardır.
En büyük cihad, -hanım olsun, erkek olsun- bir müslümanın nefsiyle etmiş olduğu muharebedir.
Hazret-i Allah'ın ihsanına ermiş, gönül semasında Allah ve Resulullah aşkı tulû etmiş bir kimse muhabbetle Hazret-i Allah'ın emirlerine itaat edecek, yasaklarından uzaklaşarak mürşidinin irşadı ile ahlak-ı rezileden, ahlak-ı hamideye mutlak hicret edecektir.
Her mü'min ve mü'minenin vazifesi, kendi nefsini islah edebilmeye gayret sarfetmek, İslâm'ı muhabbet ile fiilen yaşatmaktır.
Fertlerin nefsi terbiye olunca hiç kimsenin hakkına tecavüz etmeyecek ve herhalde cemiyet hakiki mü 'min ve iyi insanlara kavuşacaktır.
Muhabbetlerimle...
KADİR ŞAŞMAZ
"Bir Mürşide Ermek Gerekir"
Geçmişte nefis terbiyesi ne kadar lüzumlu ise bugün de o kadar hatta daha da fazla lüzumludur. Asrımızda nefis tezkiyesine ihtiyaç geçmişte olduğundan çok çok fazladır.
CİHAD NEFİS TERBİYESİDİR
Cihad, emr-i ilahidir. Her müslüman Allah yolunda mücadele yapacak ki kurtuluşa ulaşsın! "Efendim şimdi Cihad zamanıdır, eskilerin ortaya koyduğu nefis terbiyesiyle vakit geçirecek zaman değildir" diyenler İslamı bildiklerini zanneden fakat gerçekte bilmeyen kişilerdir. islam yaşayarak öğrenilir. Öğrendiğini yaşamıyorsan, sırtında istifade edemediğin bir yük taşıyorsun demektir.
Cihad Hakk'a davettir. Cihad, iyiyi güzeli söylemektir. Cihad kötülüğü önlemektir. Kişi kendi nefsine güç yetiremezken başkalarını neye çağıracaktır?
Rabbimiz bize Fatiha süresinde duayı öğretmiyor mu? "Bizi doğru yola, kendine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapıkların değil." Bu yola ulaşmak için iyileri izlemek gerekir. O iyiler de Rasülullah ve O'nun ashab-ı kiramıdır. Ancak onları izlemekle üstün bir vasfa ve o yüce nimete ulaşılmış olur. "Kendi himmete muhtaç dede/Nasıl gayrıya himmet ede" diye güzel bir söz vardır. Nefsini Kur'an ve Sünnet'e göre terbiye etmeyenlerin öğrendikleri ilim insanları fitneye kavgaya götürür. Toplumda birlik beraberlik kalmaz. Ben bilirim sen bilmezsin kavgası başlar. Netice olarak insanlar arasında sevgisizlik hakim olur. Halbuki İslâm'ın özü sevmek ve kardeş olmaktır. Cihad'ın özü iyiliği emir, kötülükten nehyetmektir. Allah'ın emirlerine Peygamber'in Sünnet'ine sarılarak yaşayacaksın, kötülükten, haram olan şeylerden de ateşten kaçar gibi kaçacaksın ki, bu kaçışın batıldan Hakk'a kaçıştır, zulmetten nüra kaçıştır. Gerçek cihad da budur. Yoksa bir iki kitap okuyup onların tesirinde kalarak yalın kılıç insanlar içine dalarak onlara kılıç sallamak cihad değildir. Veya sanki kendine bu konu görev verilmiş gibi, bir eliyle insanları Cennet'e diğer eliyle Cehennem'e koymak cihad değildir. En güzel cihad, İslâm'ı yaşamak ve yaşarken de örnek olmaktır.
Hazret-i Ali bir muharebede rakibiyle vuruşur ve nihayet onu altına alır. Ve onu Hakk'a davet eder. O kişi icabet yerine Hazret'i Ali'nin yüzüne tükürür. Ali, vurmak için kaldırdığı kılıcı indirir ve hasmını terkedip uzaklaşır. Adam, Hazret-i Ali'den sebebini sorunca şöyle buyurur:
"Ben seni Allah için, O'na isyan ettiğin ve müslümanlara kılıç çektiğin için öldürecektim. Şimdi ise iş değişti. Yüzüme tükürünce nefsimin zoruna gitti. Şimdi seni öldürse idim bu işi nefsim için yapacağımdan korktum, onun için de seni bıraktım."
İşte bu nefis terbiyesi ile cihadın alakasını bize göstermiş oluyor. Demek ki cihad da bir nefis terbiyesi...
BİR MÜRŞİDE ERMEK GEREK
Bugün nefis terbiyesi müslümanlar için çok lüzumludur. Kişi, Allah ve Resulü yolunda yürüyen, ahlakullah ile ahlaklanmış bir mürşide varmalı, onun ibadet konusundaki dikkatli davranışını kendi nefsine de uygulamalı. Gerekli zamanlarda yapacağı uyarılara uymalı.
İnsanın kendi kendini görmesi zordur ama aynaya bakınca kendini çok iyi görür, işte uğradığı mürşid o kişinin aynasıdır. Kişinin uğradığı mürşid o kişinin aynası olur. Ona her baktıkça eksiklerini, kusurlarını görür, eksiklerini gidermeye çalışır.
Kişi nefsini mürşid nezaretinde tezkiye etmeli. Mürşidler manevi tabiplerdir. Sendeki hastalığa önce teşhis koyar, sonra onun tedavi yollarını sana öğretir. Aklımıza şöyle bir şey gelebilir:
"Efendim çevremde uyabileceğim, istifade edebileceğim bir mürşid bulamıyorum! Eski sofilerin eserlerine baksam, orada verilen bilgilere göre davransam olmaz mı?"
İlk bakışta mantıklı bir düşünce gibi gelir insana. Elbette o kitaplardaki hususlara uyulunca insan iyiliğe, güzel ahlaka ulaşır. Bir çoğu eserler ayet ve hadis ışığında yazılmıştır. Burada gözden kaçan durum şudur:
Bu düşünce sahibi kişi, kendi enaniyetinden, kendini beğenmişliğinden kendinden üstün kimseyi göremiyor. Nefsi illetli bir kişi. Acaba okuduğu eserin yorumunu nasıl yapacak? Uyarım derken bir süre sonra o eseri de beğenmeyip onu da terkedecek ve tamamen kibir çukurunda kalıp manevi füyüzattan mahrum kalacaktır.
Halbuki Hak dostları her zamanda vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Hak dostlarına yakın olan Hakk'a yakın olur. Mürşidden feyiz alarak nefis terbiyesini yapan kişi, hastalığını devamlı doktor kontrolünde tedavi ettiren kişi gibidir. Gerekli müdahale anında yapıldığından hastanın sıhhat bulması daha çabuk olur.
Allah cümle inanan kardeşlerimize nefsi tezkiye edebilmeyi ve hidayete ulaşmayı nasib etsin. Amin.