Allah Teâlânın Rahmeti

Allah Teâlânın Rahmeti

Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur:

"Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zirâ Allah bütün günâhlarınızı mağfiret eder." (Sûre-i Zümer: 53)
 

100 KİŞİNİN KATİLİ

Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

"Sizden evvelkiler içinde bir adam vardı. Doksan dokuz kişiyi öldürmüşdü. Sonra dünyanın en büyük âlimi kimdir? diye soruşturdu. Ona bir rahib gösterildi. Bunun üzerine rahibin yanına gitdi.

Doksan dokuz adam öldürdüm, tevbe etsem olur mu? diye sordu. Rahib:

Tevben kabul olmaz, dedi. Bunun üzerine o adam rahibi de öldürdü. Onunla yüzü doldurdu. Sonra yeryüzü halkının en büyük âlimini sorup araştırdı. Ona âlim bir kimseyi tavsiye etdiler. Âlime sordu. Yüz adam öldürdüm tevbe etsem kabul olur mu? Âlim:

Evet seninle tevben arasına kim hâil olabilir? Filân yere git. Orada Allah'a ibâdet ile meşgul insanlar vardır. Onlarla beraber Allah'a ibâdet et. Memleketine dönme. Zirâ orası fena bir yerdir, dedi.

Bunun üzerine, adam yola çıktı. Yarı yola vardığında öldü. Rahmet melekleri ile azâb melekleri bu adam hakkında münakaşa etdiler. Rahmet melekleri:

Bu adam candan tevbe ederek geldi, dediler. Azab melekleri:

-Bu adam hiç bir iyilik işlememiştir, dediler.

Bunun üzerine insan kıyafetinde bir melek bunların yanına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Melek şöyle dedi:

İki tarafdaki mesâfeyi mukayase ediniz, ölçünüz! Hangi taraf yakın ise adam o tarafındır. Mesâfeyi ölçdüler. Adamı varacağı yere daha yakın buldular. Bundan dolayı onu rahmet melekleri aldılar. (Biyaz'üs Sâlihin)

Tabiînden Abban ibn-i Ayyaş'dan naklen:

Basra'da dört gencin cenaze götürdüklerini gördüm. Beraberlerinde hiç kimse yoktu. Basra gibi büyük bir şehirde tek başına bir cenazenin götürülmesine hayret ettim.Bu dört gencin beşincisi de ben olacağım dedim ve arkalarına düştüm.

Mezarda defn muamelesi yapıldıktan sonra, orada bir kadının güldüğünü gördüm ve o kadına gülüşünün sebebini sordum: Kadın diyor ki:

Bu benim oğlumdur, günâhların hepsini işledi. Üç gündür hasta yatıyordu. Bu sabah vasiyette bulundu:

Benim öldüğümü kimseye söyleme, gelmezler, ölümüme sevinirler. Şu yüzüğümün üzerine "Lâ ilahe illallah, Muhammedür Rasûlullah şehatedini yaz ve kefenimin içine koy. Belki Allahü azze ve celle hazretleri mağfiret eder. Sonra da "Allah'a isyan edenlerin cezâsı budur" deye ayağınla yüzümün üzerine bas. Beni defin ettikten sonra, Allah'a ellerini kaldır, "Ya Rab! Ben oğlumdan râzı oldum. Sen de razı ol," de, diye vasiyet eyledi. Ölümünden sonra bütün vasiyetlerini yerine getirdim. Şimdi "Ya Rab! Ben oğlumdan râzıyım sen de râzı ol," derken:

Anacığım dargın olmayan, kerim, rahim Rabbımın huzurundayım, dediğini işitim. Onun için güldüm, demiştir.

(El hikem ül Atâiyye)

Şeyh Muhyiddin Üftade kuddise sirruh buyurdu ki:

Nefsin ayıplarının açılması, yerlerin ve göklerin açılmasından hayırlıdır. Zirâ nefsin ayıplarının açılması (meydana çıkması) ile tâlib, o tehlikeden ve yoluna engel olmasından kurtulur. Yerlerin ve göklerin açılması ise, tamamiyle bir sırdır. Onda fayda yoktur. Nefis ıslâh olmadan devamı da yoktur. Belki zâil olur, gider. Fakat böyle söyleyerek Hakkın mekrinden emin olmağa da gelmez.

Zirâ Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur:

Yoksa, Allah'ın mekrinden emin mi oldular? Allah'ın mekrinden ancak hüsrana uğrayan kullar emin olabilirler.

(El-A'raf: 99)

ALLAH TEALA KARŞISINDA TEZELLÜL

Yüksek dereceli bir velinin, tezellül göstermesi sebebiyle, Allahü teâlânın magfiretine nâil olması:

Ebû Hasan Ali anlatıyor: (Kendisi Ahmed er-Rûfâi hazretlerinin kız kardeşinin oğludur)

Birgün, Ahmed er-Rûfâi hazretlerinin, halvethanesinin kapısında duruyordum. Bakdım içeride hiç görmediğim birisi ile oturuyordu. Bu mülâkatları bir saat kadar sürmüşdü.

Bundan sonra bu zât halvethanenin penceresinden çıkdı. Uçarcasına gitti. Ve havada kayboldu. Merak edip Üstaza bunun kim olduğunu sorduğumda cevaben buyurdu ki:

Sen onu gördün mü?

Evet gördüm, dedim. Şöyle anlatdılar:

O öyle bir kimsedir ki, Hak celle ve âlâ hazretleri, bahr-i muhîti onunla korur. Ricâl-i erbaâdandır. (Yani dörtlerden) Sonra ilâve olarak buyurdular ki:

Üç günden beri kendisine küsülmüştür. Amma kendisinin henüz haberi yok. Sebebini sorduğumda şöyle buyurdular:

Bahr-i Muhît adaların dan birinde kalır. Orada üç gün üç gece yağmur yağdı. Hatırından şöyle geçdi:

Keşke bu yağmur, mamur yerlere, şehirlere, meskûn bölgelere yağsaydı. Sonra mağfiret dileyip, bağışlanmasını istedi. Ama hatırından geçen bu şey dolayısıyla Allahü teâlâ kendisine dargındır.

Kendilerine küsüldüğünün sebebini anlattınız mı? Buyurdu ki:

Hayır, söylemeğe utandım. Dedim ki:

Eğer emrederseniz, ben kendisine bildirebilirim. Buyurdular ki:

Bunu yapabilir misin? Dedim ki:

Evet yapabilirim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

Başını yakanın içine çek! Çektim. Kulağıma şöyle bir ses geldi:

Ya Ali! Başınıkaldır.

Başımı kaldırdığım vakit, kendimi, Bahri Muhit adalarından birinde buldum. Bu işe ben de hayret etdim. Bir miktar yol gittikten sonra, o şahısla karşılaştım. Kendisine selâm verip vaziyeti anlattım. Bunun üzerine bana yemin verdirip şöyle dedi:

Sana her ne dersem, yerine getir. Dedim ki:

Olur, yerine getiririm. Sonra şöyle dedi:

Hırkamı başıma dola ve beni yerde sürükle. Sonra şöyle bağır: İşte bu, yüce Hakka itiraz edenin cezâsıdır.

Bundan sonra hırkayı onun boğazına doladım. Onu böylece sürüklemek istediğim zaman, hatiften bir ses duydum.

Ey Ali! Onu bırak! Semânın melekleri onun için ağlaşıyorlar, feryâd figan ediyorlar. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri ondan razı oldu.

Bu sözü işitir işitmez kendimden geçtim.

(Mefahat'ül-Üns'den)

TEVBE KAPISI

Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

Kul, Allahü teâlâya itaat etdiği zaman Allah ona marifetullahı bahşeder. Taatı ter-kedince, daha önce vermiş bulunduğu bu marifetullahı geri almaz. Bilâkis kıyâmet gününde, aleyhinde bir delil olarak kullanmak üzere kalbinde bırakır. Kıyâmet günü olunca da kendisine der ki:

Seni marifetullah ile mümtaz kılmış, onu sana bahşetmiştim. Bildiğinle niçin amel etmedin? İlminle niçin âmil olmadın? Ömrünü fûzûli, boş arzular peşinde geçirmiş bir ihtiyar vardı. En sonunda yaptıklarına pişman olarak tevbe etti. Melekler:

Ey ihtiyar! Elden ayakdan düştün, kuvvetten kesildin, arzun kalmadı, şimdi de tevbe etdin, dediler.

Cenâb-ı Hakkın emri ulaşır:

Ey melekler, benim ihtiyar kulumu bırakın, onu ayıplamayın! İzzet ve celâlime yemin ederim ki, yüz sene sonra gelseydi, beni kerim ve mağfiret edici bulurdu. Ey melekler şahid olun! Onun tevbesini kabul eyledim, ve bağışladım. Onu cennet ve cemâlime lâyık eyledim, buyurur.

Ey saçı ve sakalı beyaz

Dergâh-i ilâhiden kaçan bu halin ile

Allah teâlâ diyor, çoktur benim keremim

Ümidsiz olma ve gel, tevbe et özür dile.

İhtiyacını Rabbın dergâhına sen arzet,

Lûtf-i ilâhi sana, hiç çirkinlik göstermez

İşlesen bin bir günâh ve bin türlü rezâlet

Tevbe etsen makbûldür, hiç biri reddedilmez.

(Riyaz ün Nasibin)

Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki:

- İblis tard edildiği zaman,"izzetine yemin ederim ki, insanların canı bedenlerinde durdukça kalblerinden çıkmam," dedi. Allah teâlâ da buna karşılık "canları bedenlerinde bulundukça, izzetime yemin ederim ki, tevbe kapısını onlara kapamam," buyurdu.

Bir hadis-i şerifde:

Kul vardır ki günâh sebebi ile cennete girer, buyurdu.

Bu nasıl olur ey Allah'ın Rasûlü? dediler,

Gene buyurdular:

Günâh işler ve sonra pişman olur ve onu hep gözünün önünde tutar, nihayet cennete girer, o zaman şeytan, keşke onu bu günaha sokmasaydım, der.

(Kimya-yı Saadet'den)

GÜNAH DERDİ VE ÇARESİ

Rasûlü Ekrem efendimiz:

Size en büyük derdinizi haber vereyim mi? buyurdular.

Ashâb-ı kiram:

Bizim en büyük derdimiz nedir? dediler.

Derdiniz günâh derdidir, buyurdular. Ashâb-ı Kiram:

Bunun ilacı nedir? dediler. Resûlü Ekrem efendimiz:

Günâh işleyenin gece karanlığında dili ile istiğfar etmesidir, buyurdular.

(Riyaz' üs-Nâsihin)

Ya Rab! Günâhımız çok, sayıya gelmez. Fakat senin rahmetin, afvediciliğin nihayetsiz, sınırsız. Hem bizleri tevbe kapında daim eyle, hem de işlemiş olduğumuz günâhları tekrar ettirme, bizleri hıfz eyle. Âmin.

Rasûlü Ekrem efendimiz hazretleri buyurur:

Kıyâmet günü Allahü teâlâ meleklere:

"Kalbinde bir dinar ağırlığında imânı olanı cehennemden çıkarın" deye emreder. Onlar da bir çok kimseleri cehennemden çıkarır. Allahü teâlâya:

Emrettiklerinden kimseyi cehennemde bırakmadık, derler. Bu sefer Allahü teâlâ:

Gidin bakın, kalbinde yarım dinar ağırlığında imânı olanı cehennemden çıkarın, buyurur. Onlar da gider, bir çok kimseleri çıkarır. Allahü teâlâya:

Emrettiğinizden kimseyi cehennemde bırakmadık, derler. Gene Allahü teâlâ:

Gidin zerre kadar imânı olanı dahi cehennemden çıkarın, deye emreder. Melekler de:

Bu defa emrettiğin kişilerden kimseyi cehennemde bırakmadık hepsini çıkardık, derler.

(İhya'ül-Ulum, Buhârî-Müslim)

SONSUZ RAHMET

Rivâyete göre, yazın şiddetli sıcak bir gününde dükkanın önün de, "Bu çocuğu alan var mı?" diye çağırırlar. Kalabalık arasında kadının biri çocuğu görür. Sür'atle koşarak gider. Etrafındakiler de arkasından giderler. Hemen çocuğu alır. Bağrına basar. Sonra güneşe sırtını verib yavrusunu bağrına basarak onu güneşten korumağa çalışır. "Ah yavrum ah yavrum" diyerek çocuğa sarılır. Etrafındakiler bunun bu haline ağlarlar. Rasûlü Ekrem teşrif eder. Ona da durumu bildirdiklerinde:

Bu kadının evlâdına olan merhamet ve şefkâtine şaşıyor musunuz? Allahü teâlâ hepinize, onun yavrusuna olan merhametinden daha merhametlidir, buyururlar.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

Allahü teâlânın yüz rahmeti vardır. Bunlardan yalnız birini dünyaya indirdi.İns, cin, kuş, ehli ve vahşi bütün hayvanlar bu bir rahmetin tesiriyle birbirlerine acır ve yek diğerine merhamet ederler. Diğer doksan dokuz rahmetini âhirete bıraktı. Onlar ile de kullarına orada merhamet edecektir, buyurmuşlardır. (Müslim)

Kassâme bin Zübeyr radıyallahu anh'dan mervidir ki:

İbrahim aleyhisselâm bir gün kendi kendine insanların en merhametlisi olduğunu düşününce Cenâb-ı Hak onu küre-i arzın üstüne yükseltdi ve kullarının amel ve ahvaline onu muttali kıldı. İbrahim aleyhisselâm derhal:

Ya Rabbi, onları helâk eyle! diye dua eyledi. O zaman Cenâb-ı Hak buyurdu ki:

Ey İbrahim, ben senden daha merhametliyim. Şimdi in oradan. Olabilir ki onlar isyanlarından döner, tevbekâr olurlar?

Hazret-i Ali radıyallahu anh, sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden rivayet eder:

"Allahü teâlâ İbrahim aleyhisselâma yer ve gökleri gösterdiği vakit, İbrahim aleyhisselâm, Allah'a karşı isyan etmekte olan birini gördü ve Allah'a onu helâk etmesi için dua etti. Başka bir asiyi gördü. Onun için de beddua etti. O da helâk oldu. Diğer bir isyankârı gördü. Onun da helâk olmasını diledi. O da helâk oldu. Böylece bir kaç kişi helâk edildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, İbrahim aleyhisselâma şöyle vahiy buyurdu:

Ey İbrahim! Muhakkak sen duâsı müstecâb bir kimsesin! Kullarımın helâki için bana duâ etme! Zirâ onların benim yanımda üç hususiyetleri vardır:

1- Kul yaptıklarına ya tevbe eder, ben de tevbesini kabul ederim.

2- Veya onun zürriyetinden beni zikredecek bir nesil çıkar.

3- Yahud da kıyâmet gününde onu istersem afvederim, istersem cezalandırırım."

Bazı tefsirlerde şöyle zikrolunur: Kur'ân-ı Kerim'de:

Böylece biz İbrahim'e semâvat ve arzın hükümranlığını, acâib ve garaibini gösterdik" (En'am 75) buyurulduğu veçhile İbrahim aleyhisselâm bir gece göğe çıkarıldı. Kötü bir iş yapan bir günahkâr gördü ve şöyle dedi:

Ey Allah'ım! Bu adam senin rızkını yiyor, senin yerinde yürüyor ve emirlerini yapmıyor, sen onu helâk et." Allah teâlâ o kimseyi helâk etti. Başka bir günâhkârı gördü, onun da helâkine duâ edince kendisine şöyle nidâ olundu:

Ey İbrahim, kullarımın helâki için duâ etmekten vazgeç ve onlara mühlet vererek yavaş yavaş davran. Çünkü ben onların isyanlarını daima görüyorum da yine helâk etmiyorum." (Hazret-i İbrahim, Mahmûd Sâmi)

HAVF VE RECÂ HALİ

Sa'd bin Bilâl anlatıyor:

Allahü teâlâ kıyâmet günü, günâhlarından dolayı cehennemde yanmakta olan iki kişinin cehennemden çıkarılıp huzuruna getirilmelerini emreder ve onlara: Ben kimseye zulmetmem, siz yaptıklarınızın cezâsını çekiyorsunuz'' buyurduktan sonra tekrar cehenneme iâde edilmelerini emreder. Onlardan birisi hemen kapının halkalarına asılır ve içeri girmekte acele eder. Diğeri ise ağırdan alır, duraklar, gitmek istemez. Allahü teâlâ geri dönmelerini emreder ve bu davranışlarının sebebini sorar. Acele ile cehenneme girmek isteyen "Burada senin emrine isyan edip seni gadablandırmak istemedim. Bunun için acele ederek emrini yerine getirmek istedim, der.

Diğeri de "Sana karşı hüsnü zannım vardı. Artık bir defa beni cehennemden çıkardıktan sonra ikinci defa cehenneme çevirmeyeceğini umarak ağırdan aldım, der. Allahü teâlâ "ikinizi de bağışladım, doğru cennete," buyurur.

Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur: (Enes radıyallahu anh'den)

Kıyâmet günü Arşın altından bir münadi "Ey Muhammed ümmeti, sizde olan hakkımı size bağışladım. Sizin birbirinize olan haklarınıza gelince, onları da karşılıklı olarak bağışlayın ve rahmetimle cennete girin," der.

(İhyayı Ulumiddîn)

Kul havf ve recâ halinde olmalıdır. Hem Hâlık teâlâ ve tekaddes hazretlerinin afvından ve mağfiretinden ümitvar olmak, hem de azabından korkub mâsıyetlerden sakınmak, hem de harama helâle itina etmek gerekir.

Havf, Hak celle ve alâ hazretlerinin azabından korkmak.

Recâ, Hak celle ve alâ hazretlerinin afvına sığınmaktır.

Havf ve recâ iki kanat mesâbesindedir.

İnsanın ömrünün sonlarında recâ hali daha kuvvetli olmalıdır. Allah teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur:

"De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günâhda) haddi aşanlar! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günâhları yarlığar. Şüphesiz ki o çok yargılayıcıdır, çok esirgeyicidir. (Zümer: 55)

Rasûl-i Ekrem efendimiz bu âyeti kerimeyi okuduğu vakit:

Aldırış etmez, O gafûr ve rahimdir, buyurdu.