Her Şeyde İtidal

Her Şeyde İtidal

Efendim bir süredir müslümanın üslûbu, nezaheti üzerine tartışmalar oluyor. Uygun görürseniz sohbetimizi o konu üzerine teksif etsek. Bir müslümanın ahlâkı, nezaheti, insanlarla münasebeti nasıl olmalı efendim?

- Müslümanın her hâli müslümanca olmalı. Tabiî bu da bir san'at. Zamana göre de değişir. Yani idare edeceğim derken, taviz yoluna fazla gitmek hatalı. Muvafık değil. Daha doğrusu izin yok. Müslüman samimi olacak. Kendini sevdirme kabiliyeti olacak. Samimi insanı düşmanları bile sever. Hatta buğz etseler bile yine sevmek zorundalardır.

- Bu samimiyetin içine neler giriyor efendim? Müslümanlar olarak onun da ölçüsünü biraz unuttuk gibi geliyor.

- Herhalde itidalli olmak. Aşırı hareketten, fevri hareketten sakınmak. Bunlar tabiî mühim ölçülerdir. Umumi yerlerde kendini fazla da aciz göstermemek gerekiyor. Çünkü tevazudan her insan anlamaz. Yoksa zillet muâmelesine maruz kalınır.

Her şeyden evvel Peygamber Efendimizin hayatı örnek alınmalı. Zaten ondan kıstas alınmadan yapılan her şey nâ tamamdır (tamam değildir.) Fahri Kainat Efendimizin hususi hayatı nasıldı? Cemiyetle nasıl anlaştı, nasıl muamele etti? Hattu hareketi nasıldı? Tabiî ölçü bunlar. Sırasına göre nezâket, sırasına göre celâdet, sırasına göre konuşmak, sırasına göre sükûtî olmak. Bunlar ayrı ayrı hususlar. Bazen nezâketin de, celâdetin de ölçüsü kaçıyor. Bunun için Cenâb-ı Hak hepimizi orta hal sahibi eylesin. Fahri kainat Efendimiz, müslümanın istifade edeceği şekilde, orta her türlü muameleyi yaptı. Bütün mürşidi kâmiller onun orta halini tercih ettiler. Her şeyde vasat ve devamlı hal tercih edildi. Yemede, içmede, muamelâtta, fiili hareketlerde. Fahri Kâinat Efendimiz dua ederken ellerini bazen (genişçe) açmışlardır. Bazen yummuşlardır. Bazen vasat. Üstadımız (k.s) Hazretlerinin her hali vasattı. Yemekte, içmekte hep vasattı. Lokmaları tane tane, ağır ağır alırdı yemekte. Tabiî bunu bilmek kafi değil. Bu talim meselesi. Bazıları bunu bilir hatta muhaddis de olur, muhaddis olduğu halde kendi yaptığının farkında değildir. Onun için talim çok mühim. Bazıları evlâdına, Kur'an-ı Kerim, namaz öğretir. Hocası onun talimini yaptırmaz, o öyle söner gider. İlle talim.

Ubeydullah Ahrar Hazretleri öyle diyor: "Ben mürşidlerimden ne gördümse onu taklid ettim. Ondan da büyük büyük istifadeler ettim." İşte mürşidi kâmillerin yanında bulunmanın faidesi bu. Her hâli vasat halde olur. Kendiliğinden böyle kolaylıkla tahakkuk eder. Rasûlullah'ın bu vasat halinden de ashabı kiram içinden dâhi, en ziyade, Fahri Kâinat Efendimizin yâr-ı gârı (mağara arkadaşı), ashabın güzidesi Ebu Bekir Sıddık Efendimiz istifade etmiştir. Sadr-ı nebevîden olduğu gibi aldıkları için her hali tamamen muvafık olmuştur. Diğer ashabın mertebeleri de yüksektir, fakat O'nun derecesi tabiî farklı. Çünkü hep orta hal üzere olmuştur. Rabbimiz hepimize hep böyle orta hal meşrebinde bulunmayı nasip etsin. Görünüşte en basit, kimsenin ehemmiyet vermediği bir şey orta hal. Ama iş muamelâta gelince öyle değil.

- Orta hal nasıl bir terbiye ile olur Efendim?

- Bu daha doğrusu mevhibeyi ilâhi ile olur. Ama ne varki, dediğimiz gibi dikkat edilecek. O zaman her şey nizama girer. Fuzûli yere öfkelenmez, fuzûli yere sevinmez. Bizler gayri ihtiyari, kul olmak bakımından, acizliğimizden dolayı, ya çok seviniriz, ya çok kederleniriz. Halbuki bunlar dahi teslimiyet ehli için pek muvafık olmuyor. Orta halli yaşayanlarla ülfet etmek... İş gene ona geliyor. Konuşması, yemesi, içmesi hatta sehaveti orta halli olacak. Bazıları vardır, bir seferde elindekini verir, sonra pişman olur. Bir genç bilirim ben; ashab vermiş biz neye vermeyelim diye, veriyor. Bir iki hafta sonra aç kalınca, başlıyor herkese ta'n etmeye. "Ben verdim de onlar neye vermiyor?" diye müslümanlara düşman oluyor.

Fahri kainat Efendimiz vermeyi dahi -Ebu Bekir Sıddık Efendimiz müstesna, O'na serbest bırakmıştı ondan sonra hepsine- hudutlandırıyor. Muhterem Üstadımız yolculuklarında, meselâ Hicaz'a yolculuklarında, ne kadar para gerekecek, tahminen onu ayırır cebine koyar, onu her gün fakirlere harcardı. Bir seferde vereyim de yarına Allah Kerim demezdi. Kul daima ölçülü hareket edecek. Sehavette de öyle, her şeyde de öyle. İşte o bahsettiğim genç sonra hastalandı. Tımarhaneye gidecek hâle geldi. Bazıları birden bire coşuyor ve ben yapayım diye varını yoğunu veriyor. Çoluğunu, çocuğunu unutuyor. Bu sefer çok sıkıntılara düşüyor. Fahri Kâinat Efendimiz katiyyen bunlara izin vermiyor. Sa'd bin Ebi Vakkas Hazretleriydi zannedersem, "bir kızım var başka varisim yok. Malımın hepsini vereyim" dedi. Fahri Kâinat Efendimiz izin buyurmadılar. "Yarısını vereyim" gene izin vermediler. "Ancak üçte birini verirsen, o da senin için büyük bir icâbettir" buyurdular. İzmir'de bir ahbabımız çoluk-çocuğuna kızıyor, neyi varsa onlardan gizli hepsini hibe ediyor. 10-15 sene evvel. Sonra kardeşlerinin haberi oluyor. Deli diye, Allah muhafaza, onu hastahaneye attırıyorlar. Sonra bazı ahbaplar uğraştılar, taksim ettiler. O şekilde işi hallettiler. İtidal oldu mu, ara da düzelir, her şey olur.

İbadette de zorlamamalı. Bazıları meselâ ille ben beş vakti Harem'de kılacağım der. Ama herkesin vücudu ona tahammül etmez. Vaziyeti müsait değildir. Üstadımız beş vakit giderdi ama Cenabı Hak O'nu istisnai yaratmış. Vücut yapısı ona göre, mukavemeti ona göre, imanı ona göre, giderdi. Mesela bazıları bazı şeyleri çok zorluyorlar kendilerine. Keramet yalnız onda zannediyorlar. Bol namaz kılarsam benim işim bitti diyorlar. Halbuki öyle değil. Her şeyden sorumlu müslüman. Yediğinden, içtiğinden, giydiğinden, bilhassa muamelâtından.

Acele yapılan işler de fazla huzurlu olmuyor, fazla yorgunluk oluyor. Fazla ataletli yapılan işler de öyle. Her işi güzelce, Rabbimiz nasip etsin, her işin vasati uygun oluyor. Allah rahmet etsin babam ve eski insanların muameleleri orta halli idi. Maddeten varlıklı idi ama her şeyi orta halli idi. İbadeti, herşeyi. Abim de öyleydi. Hulûsi ağabeyim vardı, melek gibi bir insan. Bize güzel numune oldular. İfrat-tefrit yok. Ne cimriliğe düşülüyor kulluk yolunda, ne de lüzumundan fazla israfa gidiliyor.

O da ancak iyi insanlarla ülfet ve iyi bir cemiyeti bulmakla temin edilebiliyor. Faydalı eserler okunacak, iyi insanlarla ülfet edilecek. Onlar birbirlerine numûne olsun.

Ticarette de orta halli olmak gerekir. Bazı insan vardır, "Korkak bezirgan, ne kâr eder, ne zarar" derler. Korkar korkar, tir tir titrer. İş yapamayacak hâle gelir. Muvafık değil. Bazıları da vardır, her yere kendini atar. Tam zamanını denk getirirse köşeyi dönerim der. Denk getiremezse mızıkır, gelir geçer. Ne öyle olunacak, ne de öyle, itidalli. Yediği, içtiği, aldığı, sattığı ticareti ölçülü olursa, o zaman rahat eder. Korkaklığın da ölçüsü fazla kaçırılırsa o da tasvip edilmiyor. Dediğimiz gibi, biraz bilgi işi, neticede nasip işi diyeceğiz.

- Efendim bazen de müslümanlar celadette itidali kaybediyorlar herhalde. Şu anda çok tartışılan mevzu o Türkiye'de. Celâdet gösterelim derken, ağzın ölçüsü kayboluyor, dilin ölçüsü kayboluyor, nezâketin ölçüsü kayboluyor.

- Tabiî celâdet muhatabın seviyesine, vaziyetine göre olmalı.

Yapılacak şey, herkesin sükûnetle vazifesini ifâ etmesi. Heyecan, fazla teessür insanı icraattan alıkoyar. Herkes vazifesini yapacak. Vazifemize devam edeceğiz inşallah. Şu böyle yapmış, şu öyle yapmış, artık Cenabı Hakk'ın hikmeti. Cenab-ı Hak iyi günler gösterecek inşallah.

Müslümanlar her yerde bir uyanma halinde maşallah. En ümit edilmeyen yerlerde bile bakıyorsun, az miktarda da olsa herkes kendine göre bir faaliyet gösteriyor. İspanya'ya giden olmuştu da, onlar anlatıyorlar, üç-beş gârip müslüman genç, canla başla gözyaşıyla uğraşıyorlarmış. İslâmî kalkınma burada olduğu gibi dünyanın her yerinde var. Bunu da böyle bilmek lâzım.

O sebeple herkes sürûrla vazifesine devam edecek. Haklı-haksız aramakla kendini fazla üzmemek lâzım. İslâmî neşriyatlar başladı devam ediyor. Günlük gazeteler, haftalık mecmualar, aylık mecmualar. Bir çıkan da kolay kolay, iktisadi bakımdan zarar edipte kapanmıyor. Böyle devam ediyor. Çocuk mecmuaları da öyle. Kaç tane çocuk mecmuası var. Hepsi de faydalı şeyler. Biz bunları hayal ederdik de, olacağına inanmazdık. Cenabı Hak tahakkuk ettirdi.

Bununla beraber çok faydalı olan bir cemiyet, bakıyorsunuz zaman içinde faydasız hale geliyor. Genişliyor, genişliyor faydasız hale gelebiliyor. Bazı gazeteler evvelce çok faydalıydı. O ansiklopediler, kasetler faydalı şeylerdi. Yani her sahada büyük büyük hizmetleri oldu. Bugün ise onun onda birini yapamıyor. Zahiren belki yüz misli zenginledi.

Sonra herhangi birisi istikametten ayrıldı mı, tavizlerden, kendisi evsafsız bir hale geliveriyor. Evsafsız hale gelmek de makbul bir şey değil. Onun için her şeyin tam ölçüsünü bulmak da çok zor. Hele bu zamanda. Hiç belli olmuyor, istikbâl ne getirir, ne eder, insanoğlu bilemiyor.

Anadolu çok temiz. Ufak şehirleri daha temiz. Büyüdükçe o temizliği kayboluyor. Amasya gibi öyle kenarda kalmış, öte tarafta buna benzer Maraş emsali, kenarda kalan yerler muhafaza ediliyor. Orta anadolu vasat nispeten. Kayseri, Konya filan. Sahiller tabiî belli.

Orta halli olmaktan söz etmiştik. İtidalli olanlar sebatkâr olur aynı zamanda. Orta halli olduğu için o ufak bir şeyden böyle bırakıp gitmez. Sebat eder. Seyrü sülûkta da bu böyle. İtidalli hareket edenler, muhakkak hayatının sonuna kadar vazifesini ifa ederler. Bazıları çok heyecanlı olur, fakat arkası, sabun köpüğü gibi gelmeyiverir.

- Efendim gençlerin bir de şöyle bir sorusu vardı. Günlük hayatın bir telaşı var, hay huyu var. Burada insan, gönül zenginliğini, ibadetlerdeki zenginliği kaybediyor. Bunu nasıl koruyabiliriz. Aslında hepimizin de sorusu bu.

- İşte günlük hadiselerde insanın ehemi, mühime tercih etmesi lâzım daima. Bazı şeyler var ki onu muhakkak ne pahasına olursa olsun, iş ne kadar fazla olursa olsun, yapmak lâzım. Zaten azimli olursa insan Cenabı Hak onu tahakkuk ettirir. Tam denince bu sefer hiç bir şey yapılamıyor. Fakir şimdi her gün yarım saat Kur'an dinlemeye başladım. Kur'an-ı Kerim ruha inşirah veriyor. Tabii misafir geliyor, bilmem ne oluyor. Yiyip-içiyoruz, oturuyoruz onlarla, ama Kuran'ı Kerim de dinliyoruz. İbadette de öyle. Herhangi kaza namazı veyahut nafile namaz, misafir gelince hem ona ikram edilir, hem de o bir arada ifa edilir. Her şeyin çaresi var. Ama heyecanlanıp ta mühimi, eheme tercih ederse o zaman karmakarışık olur. Ana hatlarda tabii buna dikkat edilecek. Ticaret âleminde de öyle. Meselâ iki müşteri geldi, birisi külliyatlı mal alacak. Üç beş tırlık mal. Birisi de iki top alacak. O da bir müşteri o da müşteri. Hangisine insan itibar eder? Gayri ihtiyari ötekine eder, çünkü o, onun aldığının yüz mislini alacak. Maneviyatta da öyle. Evvela farzlar, vacipler var. Bunları ifâ etmeli. Gene iş saate biniyor. Saatli olursa her şey ifa edilir. Hakikaten zaman dar değil, 24 saatte neler olmaz. Nizama girince Cenabı Hak nasip ediyor. Eski tarihçilere de bakıyorsunuz yüz ciltlik, ikiyüz, üçyüz ciltlik eserler. Hem de ne eser, roman değil ilmi eser. Nerede yazmış onu, mum ışığının altında. Mum ışığını bulduğu zamanlar. Evinde mi? Yok. Bir taraftan harbe gitmiş, bir taraftan eser meydana getirmiş.

Konuşmaları azaltmak o da çok mühim. Fazla konuşmak tabiî işin gecikmesine sebep olur. Herhangi bir mevzuda, mesela bir iş vardır, on dakikada yapılacak bir iş için iki saat konuşulursa çok zaman kaybı olur. Hazırlanıp beş-on dakikada lübb (öz) olarak konuşulur, istişaresi yapılıp hemen bitirivermek lâzım. En ziyade işi oyalayan şey de fazla konuşmalar. Fakirin görüşü böyle. Fazla konuşmayı icap edecek nezaket bile muvafık değil. Ölçüsünde. Bazıları vardır telefonu açar, nezaket nezaket, artık onbeş dakika telefon devam eder bu sefer. İltifat iltifat. Bunlar da pek muvafık değil. Orta hallisi. Meselâ Tanzimat devri insanları hep böyle. Birbirlerine karşı nezaketin zirvesindeydiler onlar. Tek tük var mı onlardan? Kalmamıştır tahmin ederim.

Daima vakti ayarlayabilmek çok güzel bir şey. Selmâni Farisî Hazretlerinin Ebudderda Hazretlerine olan nasihati çok hoşuma gider benim. İnsanda Cenabı Hakk'ın hakkı var. Cemiyetin hakkı var. Ailenizin hakkı var, nefsin hakkı var. İşte onları yerli yerine getirebilmek, o da güzel bir ölçü olmuş oluyor. Her şeyde itidal. Mesela insan vücudunun istirahate ihtiyacı var. Efendim ben çalışacağım, hizmet edeceğim filan derken, vücudunda zafiyete düşerse bu sefer rahatsızlanır. Huzurlu ibadet edemez, huzurlu bir fikriyata da sahip olamaz. Her şeyde ölçülü olacağız. Bazı insanlar vardır acele eder, akşam olur, ne var, gece yarısı evden gider mesela, zamandan kazanacak sözde. Sabah gelir yorgun düşer akşama kadar uyur. Onun zamandan kazanması nerede kaldı? Onun için her şeyi muhakkak vaktinde yapabilmek çok güzel bir şey, rahatlık. Ben muhterem üstadımızın gece yolculuk yaptığını hiç bilmem. Ama zaruret olursa başka. Mesela kardeşi vefat etti, gece yarısı geldik. Kayseri'den İstanbul'a yetişmek için. Hac seferleri, meselâ gece yarısı Medineyi Münevvere'den, Mekke'ye gidilirdi sırasına göre mehtap altında. Zaruret müstesna. Ama işin olmadığı halde, tutup ta gündüz lak lak edip gece yolculuğuna çıkmak akıl kârı değil. Ne var işte, her şeyi yapacağın zamanı ve zemini bilmek lâzım. Zaman ve zemin, o da mühim bir ölçü.