İnsan başıboş olarak yaratılmamıştır. Yaptıklarından bir gün hesaba çekilecektir. Hesap günü hiç bir kimsenin kimseye fâidesi, yardımı olmayacaktır. Herkes kendi hesabını kendi verecektir.
Kur’ân-ı Kerîm’in haber verdiği hesap günü elbette gelecek; herkesin hesabı teker teker görülecektir. Zerre kadar iyilik yapan mükâfâtını ve zerre kadar da günah işleyen mücâzâtını görecektir.
*
Meşârik’deki bir hadîs-i şerîfte -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin kerîme-i muhteremeleri Fâtımâ-i Zehrâ’ya karşı ne kadar merhamet ve sevgilerinin bulunduğuna şâhit oluyoruz. Buyurmuşlardır ki:
“Ey benim kızım Fâtımâ-ı Zehrâ! Canını cehennem ateşinden kurtarmağa çalış. Zîra ben âhirette farz ve vacipleri terk ve yasak olan şeyleri işlemeniz sebebiyle, azaba sürüklenmenizi, Allah dilerse -üzerinize gelecek azap ve cezayı def edip uzaklaştırmağa- muktedir değilim. Yine de ben dünyada akrabalığı terkedemem. Onlara ikram ve iyilikte bulunurum.
Size nisbetle ben öyle bir kimseye benzerim ki evlat ve âilesi üzerine gelecek bir düşmanı gördüğü zaman saldırısından âile ve çocuklarını korumak için “kaçınız” veya “gizleniniz” diye nasıl bağırıp çağırırsa ben de size ancak bu kadar yapabilirim. Artık ötesi size âittir.”
Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz bu mübarek kelamları ile ehl-i beytinin, akrabalık ve hısımlığa dayanarak îman ve îtikatta zayıflık ve kararsızlık, müslümanlık vazîfelerinde tenbellik ve ihmal göstermemeleri, güzel ve iyi amelleri terk etmemelerini buyurmaktadır.
*
O şiddet gününde mazlumlar, zâlimlerden haklarını alacaklardır. Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz hazretleri ashâb-ı kirâm hazretlerine hitaben:
“Zâlim olmayınız, mazlum da olmayınız.” buyurmuşlardır. Zarûret olursa mazlum olmağı tercih etmelerini tenbih buyurmuşlardı. Kimsenin kimseye fâidesi olmadığı o zaman için hazırlık yapmalıyız. Bu sebeple tam ihlâs üzere Allah Teâlânın emrettiği şekilde kulluk vazîfemizi îfâya yeltenmeliyiz. İhlâsı ve îtikadı zayıf kimseler niyetlerinin çürüklüğü yüzünden amellerinden istifâde edemez ve cehenneme sürüklenirler.
Îtikadı sağlamlaştırdıktan sonra Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmını harfiyen yerine getirmeğe, yani Cenab-ı vâcibu’l-vücud hazretlerinin yasak kıldığı şeylerden kaçınmağa ve emrettiği ferâiz ve teferruatını îfâ etmeğe gayretli olmalıyız. Namazlarımıza, oruçlarımıza büyük bir engin gönülle devam ederken, kul hakkından korkmalıyız, ancak zâlimler Allah’tan korkmadıkları için kul hakkı yemekten, kula eziyet etmekten kendilerini alamazlar.
Ahlâkî durumumuzun inkişafına, teâlisine ihtimam etmeliyiz. Sonra âilemiz, çoluk çocuğumuz, Allah Teâlânın yedimizdeki emanetleridir. Her hususta onlarla meşgul olmak ve onlara hakîkatı bildirmek ve onu tatbik ettirmekle yükümlüyüz. Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimizin gözbebeği Fâtımâ-i Zehrâ’ya karşı rıfk ile o nezih muâmelesinin yanında Allah yolunda şiddet göstermesinden ibret alalım.
Yavrularımızın kalblerine Allah Teâlâ hazretlerinin ve Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sevgisini, muhabbetini zerk edelim. Allah nedir, Peygamber nedir, suallerine karşı çocuklarına ve kendilerine tâbi olanlara bilgiler veremeyen, ana babalar o şiddet gününde, peşîman olacaklardır. Amma iş işten geçmiş olacaktır.
Altınoluk Sohbetleri-2, Sâdık Dânâ, s. 82-86