Îsar, cömertlikten daha faziletlidir. Zira cömert kendine lazım olmayanı verir. Îsar ise insanın kendisine lazım olanı vermesidir. Demek ki cömertliğin en yüksek mertebesi îsardır. İnsanın kendisinin ihtiyacı olduğu şeyi vermesidir.
Bahilliğin ileri derecesi, kişinin kendine lazım olmayan birşeyi bile vermemesidir. Îsarın sevabı çok büyüktür. Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, ensar-ı kiramı şöylece övüyor:
- Kendilerinin ihtiyacı olsa da, diğerlerini kendilerine tercih ederler. (Sûre-i Haşr, 9)
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
- Bir kimsenin eline bir şey geçer ve kendisine lazım olur da, kendi arzu ve ihtiyacını tehir edip bunu başkasına verirse, Allahü Teâlâ onu afveder.
Aişe radıyallahu anhâ buyurur:
- Resûlullah'ın evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Halbuki yiyecek şey olurdu. Fakat biz îsâr ederdik.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, misafir geldi. Evde hiç bir şey yokdu. Ensardan birisi geldi ve onu evine götürdü. Halbuki onların yemeği azdı. Kandili söndürdüler ve bütün yemeği onun önüne koydular. Evdekiler misafirle beraber ellerini yemeğe uzatıp ağızlarına getirdiler. Fakat yemeyip hepsini misafire ikram ettiler. Ertesi gün Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
- Allahü Teâlâ sizin ahlakınızdan ve misafire karşı olan cömertliğinizden razı oldu.
- "Kendilerinin ihtiyacı olduğu halde diğerlerini kendilerine tercih ederler" ayetini indirdi.
Musa aleyhisselam: "Ya Rabbi Muhammed'in senin katındaki yerini göster" dedi.
Allahü Teâlâ:
- O'na dayanamazsın, yalnız onun derecelerinden birini sana göstereyim, buyurdu.
Gösterildiği zaman, Musa aleyhisselam, onun azametinin nurûndan düşüp öleceğinden korkdu
- Ya Rabbi bunu ne ile elde etti? dedi. Allahü Teâlâ:
- İnsanlara îsar ile, buyurdu. Ve gene buyurdu ki:
- Ya Musa! Ömründe bir kere îsar eden kuluma, hesap sormağa haya ederim, nerede olursa olsun, onun yeri cennettir.
BİR KÖLENİN cömertlİğİ
Abdullah bin Cafer radıyallahu anh, bir yolculuğunda, yolu hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hadimi siyah bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirdiler. Bu sırada köpek geldi. Birini ona attı. Köpek onu yedi. Öbürünü atdı. Onu da yedi. Üçüncüyü de attı. Onu da yedi.
Abdullah bin Cafer radıyallahu anh:
- Senin ücretin nedir?
Siyahi köle:
- İşte gördüğün, dedi.
Abdullah radıyallahu anh:
- Niçin hepsini köpeğe verdin?
Siyahi köle:
- Burada köpek yokdu. Bu köpek uzak yerden gelmişdi. Aç durmasını istemedim.
Abdullah radıyallahu anh:
- Sen bugün ne yiyeceksin?
Siyahi köle:
- Sabredeceğim, bir şey yemiyeceğim.
Abdullah radıyallahu anh:
- Sübhanellah, benim çok cömerd olduğumu söylerler. Bu köle benden daha cömerddir, buyurdu.
Abdullah radıyallahu anh bunun üzerine o köleyi satın aldı. O hurmalığı da satın aldı ve köleyi azad edib, hurmalığı ona bağışladı. (Kimyâ-yı Seâdet'ten)
Muhammed Hakim Tirmizi kuddise sirruha sordular:
- Vermek nedir?
Cevabı şöyle oldu:
- Başkasının hazzını kendininkinden üstün tutmak.
ZİYNET VE SADAKA
Ashab-ı kiram hazeratının muhterem kadınları da, aynen erkekler gibi faziletin zirvesine çıkmışlar, mallarından, canlarından, sırasına göre evlatlarından geçmişlerdir. Sırasına göre gazalarda erkekler gibi düşmana kılıç sallamışlar, hülasa dinleri uğruna hiç bir fedakarlıkdan kaçınmamışlardır. Bunlardan biri de, Zeynep es-Sakafiyye radıyallahu anha idi.
İbni Mes'ûd radıyallahu anh hazretlerinin muhterem zevcesi olan bu hatun, elinin emeğiyle biraz zînet edinmişti. Bir gün Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- Allah yolunda, O'nun rızası için ziynetinizden bile sadaka verin, buyurmuştu.
Bu vaazda Zeyneb radıyallahu anha da bulunuyordu. Bu tavsiyeyi dinledikten sonra hemen evine koşmuş, ne kadar zînet eşyası varsa hepsini çıkarıp sadaka olarak vermeği düşünmüştü. Kocası İbni Mes'ûd radıyallahu anh:
- Süs eşyanı neden çıkardın? Sebebi nedir? diye sorduğunda, Resûlü ekrem efendimizin tavsiyesi üzerine bunları sadaka olarak dağıtmaya kararlı olduğunu belirtti. Ve:
- Ancak sen de, kardeşimin yetim çocukları da ve kız kardeşim de buna muhtaç. Uygun görürseniz bunları size ve fakir akrabalarımıza dağıtayım, dedi.
İbni Mes'ûd radıyallahu anh düşündü ve:
- Bu hususda ben karar verecek durumda değilim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize sormadan onu ne bize, ne de akrabana dağıt.
Hazreti Zeyneb radıyallahu anha, efendisinin bu fikrini uygun bulup Resûli ekrem sallallahu aleyhi ve selleme giderek vaziyeti anlattı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:
- Böyle yaparsan senin için iki sevap vardır. Birisi akrabalık sevâbı, diğeri de sadaka vermenin sevâbı.
Muhterem Zeyneb radıyallahu anha, zînetinin tamamım sadaka olarak dağıtmak suretiyle, peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetine saygısını göstermiş oldu.
Rivayete göre, Ebû'd-Deddah radıyallahu anh'ın:
- Ya Resûlallah! Benim iki bahçem var. Birini tasadduk etsem, bana cennette iki misli var mıdır? sorusuna Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- Evet, buyurmuş.
Ebû'd-Deddah'ın "Anası da beraberinde mi?" sorusuna Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- Evet, buyurmuştur.
Gene o "Hanımı Sabiyye" de beraberinde mi? Demiş.
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem:
-Evet buyurmuşdur.
Bunun üzerine Ebû'd-Deddah bahçelerin en güzeli olan "Huneyniyye" namındaki bahçesini tasadduk etmiştir.
Dönüp geldiğinde, ailesi de bahçede bulunuyormuş. Hemen bahçesinin kapısına durup, durumu zevcesine nakletmiş. Zevcesi de:
- Satmış olduğun bahçeleri Allah mübarek etsin demiş. Sonra bahçeden çıkıp, bahçeyi teslim etmişler. Bu olaydan sonra, Kur'an-ı Kerim'deki (Bakara, 245) ayeti kerimesi nazil olmuştur. Meali:
- Hani kim var Allah'a karzı-hasen arz edecek ki, Allah ona bir çok katlarını katlayıverir."
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- Ebû'd-Deddah için cennette, nice hurma ağaçları saçak atıyor, buyurmuştur. (Hak Dini, Kur'an Dili.)
Hep lütuf kerem, hepsi sendendir Allah'ım.
Bir mescid... Avluda Şibli kuddise sirruh ve onun halkası... Bir dilenci geçmekde... Dudaklarında şöyle bir hitab:
- Ya Hak, Ya Latîf, Ya Kerîm.
Şibli ağladı ve dedi:
- Her şeyi icad eden sensin!...
Veren, alan, aratan, bulduran, istiyenleri sana minnet yoluna çeken, istemeyenleri de ellerindekine güvendirib tek başlarına bırakan hep Sen!..
İkram ve ihsan edicilerin hepsi, verdikleri her şeyde, hadler ve sınırlarla çevrili...
Yalnız senin ikramların ve ihsanlarındır ki, ne hadde sığar, ne sıfata... Sen o lutfedicisin ki, her lutfediciye galibsin!..
Vericilerin vericiliği, senin vericiliğindedir. (Halkadan Pırıltılar, N. F. Kısakürek)
VESVESE VEREN SERVET
Abdurrahman (Astahri) hazretlerine, babasından yirmi bin akçe miras kaldı.
Miras üzerine hayli dedikodular olduğu için, alakalılara dedi ki:
- On binini bana verin, gerisini size helal etdim. On bin akçeyi bir torbaya doldurup kendisine teslim ettiler.
Para evine girer girmez, gönlünü bir vesvesedir kapladı:
- Acaba bu para ile ticaret edib de kazancını fukaraya mı dağıtsam, yoksa onu bir köşeye koyup, kendime yavaş yavaş sadaka mı etsem?..
Vesvesesi o kadar büyüdü ki, nihayet dayanamadı. Bir gece yarısı, on bin akçeyi birden evinin penceresinden dışarı serpti.
Sabahleyin uyanan komşular:
- Allah Allah, dediler. Bu gece gökden para mı yağdı?
Abdurrahman sabahleyin yakınlarına bomboş torbayı gösterip, onu şöyle bir silkeledi. Torbanın içinden yere yarım akçelik bir mâden düştü.
Şeyh:
- Ne kadar mes'uduz, bu günkü ekmek ve bakla parasına malikiz, buyurdu.
Herkes biri birine bakıştı ve fısıldadı:
- Bakın şu divanenin haline ki, pencereden on bin akçayı sokağa serpiyor ve şimdi yarım akçayla saadet taslıyor.
Kendisine misafir gittiği bir arkadaşı güzel bir yemek ısmarlamıştı. Üçgün bu yemeği, kapısına sokulup Allah için bir şey isteyen bir dilenciye verdirtti. Bu üç gün sırayla böyle oldu. O da üçüncü günden sonra bir ay köşesinde oturdu ve hiç bir şey yemedi. Ay tamamlandıktan sonra dışarı çıkdı. Bir su kenarına oturmuş, elindeki kuru ekmeği ıslatıp yiyen bir adam gördü. Bu adam Abdurrahman'ı davet etti. O da adamcağızın yanına çömelip davetini kabul etdi. İkisi de yanyana, kuru ekmeği akar suda ıslatıp yediler.
(Abdurrahman ikinci asırda yaşamış. Künyesi Ebû Ömer'di ve başlangıçta servet ve debdebe sahibi idi.)
İKİ MELEĞİN DUASI
Sufiyenin ahlakından biri de, çoluk çocuğu dara düşürmeden, bolca dağıtmak ve mal biriktirmemektir. Allah'ını bilen, Hakk'ın hazinelerini bir deniz, kendini de o denizin kenarında oturan biri olarak görür. Çünkü deniz kenarında oturan, her zaman suyun yakınında olduğu için, suyu saklayıp birikdirmeğe ihtiyaç duymaz.
Ebû Hureyre radıyallahu anh Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
- Her gün iki melekden biri "Dağıtan kimseye yenisini ver" diğeri de "malına bekçilik edenin malını telef et" diye dua eder. (Müslim, Zekat)
Enes radıyallahu anh'dan rivayete göre, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, ertesi gün için bir şey ayırmazdı. Bir rivayete göre de, Resûli ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize üç kuş hediye edilmiş ve hizmetçisi bunlardan birini pişirmişti. Ertesi günü hadimi aynı yemeği getirince, sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
- Ben size ertesi güne bir şeyi saklamayı yasaklamamış mıydım? Allah Teâlâ her günün rızkını ayrı ayrı verir buyurdu. (İbn Hanbel)
Ebû Hureyre radıyallahu anhın rivayetine göre:
Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Bilal radıyallahu anhın yanına vardı. Ve onun yanında biriktirilmiş bir mikdar hurma gördü.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- Bunlar nedir ya Bilal? buyurdu. Bilal radıyallahu anh:
- Kış için biriktiriyorum ya Resûlallah!... diye cevab verince, Allah'ın Resûlü:
- Biriktirmekden dolayı Allah'dan korkmuyor musun? Dağıt bunları ya Bilal! Arş'ın sahibinin malının eksileceğinden korkma buyurdu. (Keşfü'l-Hafa, Taberani)
Allah dostlarının, saklıyacağı bütün şeyler; tevekküllerinin sağlamlığından, Rablarına olan güvenlerinden dolayı Allah'ın hazinelerinde olanlardır. Dünya Allah dostları için bir gurbet mekanıdır. Orada biritdirme ve malı çoğaltma düşünülemez. Nitekim Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- Siz gerçek anlamıyla tevekkül etmiş olsaydınız, Allahü Teâlâ kuşları rızıklandırdığı gibi, sizi de rızıklandırırdı, buyurmuşdur. (İbn Mace, İbn Hanbel)
Benî İsrail zamanında, Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, zamanın peygamberine vahyen buyuruyor ki:
"Filan kuluma git, onun yarı ömrüne zenginlik, yarı ömrüne de fakirlik vereceğim, hangisini isterse öyle olsun! İster evvel fakirlik, ister zenginlik."
Zamanın peygamberi vaziyeti o şahsa bildiriyor. O da diyor ki, ben ailemle istişare edeyim ki, size tam kararımı verebilirim.
Evine geliyor, ailesine vaziyeti, teklif-i ilahîyi bildiriyor ve ilave ediyor:
- Bana kalırsa evvela fakirliği isteyelim, gençliğimizde yokluk pek üzücü olmaz, ahir ömrümüzde zenginlik, refah ve bolluk içinde yaşarız.
Arife olan ailesi cevaben diyor ki:
- Hayır öyle olmaz! Evvela zenginliği isteyeceğiz. Yalnız şu şartla ki, yanımızdakilere yediğimizden yedireceğiz, giydiğimizden giydireceğiz.
Büyük bir edeb ve nezaket ölçüsünde, isteklerini bildiriyorlar.
O temiz görüşe sahib olan ailesinin düstûru olan "Yediğimizden yedireceğiz, giydiğimizden giydireceğiz" sözüne sadakat gösterdikleri için, uzun ömür sürüyorlar, fakat bu müddet zarfında Cenab-ı Hakk'ın kendilerine ikram ettiği zenginlik de devam ediyor. Hayli hasenatlarda bulunuyor, ve yüz akı ile Rablarına kavuşuyorlar.
Haberde varid olmuşdur ki:
Bir zamanlar şiddetli bir kıtlık olmuştu. Halk açlıktan kırılıyordu. Zamanın hasislerinden bir adam evine çuval çuval un depo etmiş, herkesin açlığından üzülmüyor, kendisi için çörek, börek yaptırıyor, onunla gıdalanıyordu.
Birgün dışarıda görülecek bir işi vardı. Evden çıkarken dedi ki:
- Katiyyen yardım için kapıya gelenlere birşey vermiyeceksiniz.
Ve evden çıkdı. İşini görüb, evine dönerken bir fakiri elinde yağlı çörek yerken gördü ve sordu:
- Bu çöreği nereden aldın?
Fakirin cevabı şöyle oldu:
- Şu evin kızı verdi.
Adam eve geldi. Öfkesinden bağırdı, çağırdı, daha da hızını alamayarak, o masum kızcağızın sağ elini kesti. "Her bahilin aynı zamanda hissiz, merhametsiz olduğunu bir kere de ispat etmiş oldu."
Zaman geldi, herifin işi bozuldu, fakir düştü. Yokluk içinde kısa bir zaman sonra ahirete yollandı.
Kızcağız büyümüş, evlilik çağına gelmişti. Çok güzel ve zarif olduğu için, zengin birisi talib olmuş, ve onunla evlenmişlerdi.
Evlendikleri gece zifafdan evvel sofra hazırlanmıştı. Ve yeni evliler yemeklerini yiyeceklerdi.
Sofraya oturuldu. Lakin kızcağız hep sol eli ile yemek yiyordu. Kocası bir kaç defa sağ eli ile yemesini ihtar etti ise de vaziyetin ayni şekilde devam ettiğini görünce:
- Zaten fakirler, görgüsüz olurlar, demesi üzerine kızcağızın kulağına hafifden bir seda geldi:
- Uzat sağ elini, diye.
Kızcağız sağ elini uzattı ve bu şekilde yemeklerini tamamladılar. Mes'ud bahtiyar olarak uzun yıllar yaşadılar.
"Allahu Teâlâ her şeye kadirdir."
Resûlü Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-in Sehaveti
Yaratılmışların hiç biri sehavet ve infakta, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşemez.
Ashab-ı kiram hazeratının bila istisna hepsi sehavetli idiler ise de, Ebû Bekir radıyallahu anh'in sehaveti bunların hepsinin fevkinde idi.
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellemde cömertliğin her türlüsü mevcud idi.
Allahu Teâlâ yolunda O'nun dinini açıklamak, kulları doğru yola kılavuzlamak, açları doyurmak, cahilleri öğütlemek, ihtiyaç sahiplerinin hacetlerini görmek, yararlanacakları her yolla yararlandırmak ve ağırlıklarına tahammül etmek, ilim, mal ve nefs cömertliğinin hepsi kendisinde mevcud idi.
Kureyş müşriklerinin eşrafından Safvan bin Ümeyye müslüman olmadığı halde Hüneyn ve Taif gazalarında, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yanında bulunmuştu.
Ci'rane'de toplanan ganimet mallarını gezerken Safvan'ın bunlara büyük bir hayret içinde baktığını görmüş ve efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
- Pek mi hoşuna gitti, diye sormuş.
- Evet, cevabını alınca,
- Al hepsi senin olsun! buyurmuştur. Bunun üzerine Safvan kendisini tutamıyarak:
- Peygamber kalbinden başka hiç bir kalb bu derece cömert olamaz, diyerek iman etmiş ve şehadet getirmiştir. (İslâm Tarihi, sh. 474)
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bütün yaradılmışların en cömerdi ve en kamili idi. Hele Ramazan-ı şerif de, esen rüzgarlar gibi eline geçen her şey durmadan giderdi.
Hazreti Ali kerremallahu vecheh hazretleri, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellemi anlatırken:
- O, insanların en çok eli açık olanı, sıkıntılara göğüs germe bakımından, göğsü en geniş olanı, en doğru sözlüsü, üzerine aldığı işi en güzel ve en iyi şekilde yerine getireni idi. O en güzel ve yumuşak tabiatlı olup, kabile ve akranasına en çok ikramda bulunan idi. Onu ilk gören, ondan heybet duyar, sohbetinde bulunanlar ise onu çok severlerdi. Onun vasıflarını anlatan:
- Ondan önce de, sonra da onun bir benzerini görmedim, derdi. Ondan istenilen şey varsa verir, bulmak imkanı varsa söz verir, bunlar olmadığı takdirde sükut ederdi.
Bir gün adamın birisi kendisinden bir şey istedi. Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, yanında bulunan bir koyun sürüsünü, o adama bağışladı. Adamcağız, kabilesine dönerek; "Geliniz! Müslüman olunuz! Zira o peygamber, hiç fakirlikden korkmayan bir kimse gibi atıyyelerde bulunuyor" dedi.
Bir defa olsun, kendisinden istenen bir şeye "yok" dediği vaki değildir. Bir defa kendisine doksan bin dirhem gelmişti. Bunu hasırın üzerine döktü. Her gelene verdi. Tamamen bitirdi. Sonra kalktı.
Yine bir adam gelerek, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden bir şey isteyince, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- Yanımda bir şey yok, biraz bekle, bir şey gelirse sana vereyim, buyurdu.
Orada bulunan Hazreti Ömer radıyallahu anh:
- Ey Allah'ın Resûlü! Allahu Teâlâ size güçlükle emir buyurmadı. Siz kendinizi zorluyorsunuz, dedi.
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti Ömer'in bu sözünden hoşlanmamakla beraber cevab vermedi. Adam Hazreti Ömer'e cevaben:
- Sen ver, eksilmez. Arş'ın sahibinden korkma, diye mukabelede bulununca, bu söz Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin pek hoşuna gitdi, gülümsedi, ve neş'esi yüzünde belirdi.
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Hüneyn seferinden dönüşünde, Bedevî arablar yoluna çıkarak etrafını sardı. Ve durmadan kendisinden bir şeyler istediler. Hatta Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir ağaca sığınmağa mecbur kaldı. O sırada sırtındaki ridası dala takıldı. Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem durdu ve:
- Ridamı veriniz, eğer şu Ummugaylan ağaçlarının sayısı kadar koyunum olsa hepsini size bölerdim. Bu sözümde beni ne korkak, ne cimri ve ne de yalancı bulurdunuz. (Buhârî)