Muhterem üstatımız sultanu'l-arifîn Mahmud Sami kuddise sirruh hazretleri ehemmiyetine binaen aşağıdaki menakıbı mükerreren anlatırlardı:
Bir derviş ism-i azam duasını merak etmiş. Sık sık bunu öğrenmek için şeyhine müracaat eder, öğrenmek istermiş. Onun bu yoldaki kabliyetsizliğini bilen mürşidi en sonunda mecbur olarak:
- Oğlum! Çık, dolaş, şehrin dışına kadar git. Bakalım ne göreceksin, dikkatli ol ki gördüklerini bana anlatacaksın demiş.
Derviş çıkmış, dolaşmış, şehrin dışına sur kapısına kadar gidip, bir şey görebilmek için hayli bakınmış. Bir de ne görsün? Fakir, nur yüzlü bir ihtiyar, merkebine odun yüklemiş şehirde satmak için kasabaya gidiyor. Bu sırada birden bire iki haydut peydah olmuş, ortalığın karanlığından istifade eden bu herifler o ihtiyarın merkebine yüklemiş olduğu odunları merkebi ile beraber müsadere etmişler. Bu yaptıkları yetmezmiş gibi zavallı ihtiyarı adamakıllı dövmüşler. Ve kaybolmuşlar. Adamcağız orada kalakalmış. Bu manzarayı gözleriyle gören derviş, büyük bir üzüntü içinde şeyhinin huzuruna çıkarak vaziyeti anlatmış. Şeyhi:
- Evladım ne gördün, gördüklerini anlat deyince; Derviş görmüş olduğu hadiseyi en ufak teferruatına kadar anlatmış. Şeyh efendi tekrar sormuş:
- Evladım! O mağdur, haksızlık ve zulme uğrayan ihtiyarın yerinde sen olsa idin ne yapardın?
- Efendim. Tabiî ki onların helaki için beddua ederdim. Bu cevap üzerine şeyhi:
- Ben senin bu işe ehil olmadığını biliyordum. Demek o ism-i azam duasını öğrendikten sonra önüne gelene beddua edeceksin! Halbuki ben o İsmi azam duasını, o zulme uğrayan pîrî faniden öğrenmiştim, diyerek merhamet duygusundan mahrum olan o dervişi yanından uzaklaştırmıştır.
Sultan Abdülhâmid'in Merhameti
Sultan ikinci Abdülhâmid Han Osmanlı İmparatorluğunun en badireli bir devrinde saltanatı teslim almış, otuz üç sene gibi, uzun bir müddet, ince zekası, feraseti ve adaletiyle memleketi huzur ve refah içinde idareye muvaffak olmuş büyük Türk Hakanıdır.
Zamanında, memleket inhitat halinde olmasına rağmen dahilde büyük imar hareketlerine girişmiş, köprüler, tüneller, tıbbiye, Numune Hastanesi, Mülkiye Mektebi Düyunu umumiye binası, darül aceze, camiler, mescidler, sebiller ve yüzlerce hayır müessesesini millete hediye etmiş, demiryollarını Medine-i Münevvere'ye kadar uzatmış, bir taraftan da memleketin borçlarını ödemeye muvaffak olmuştu.
Osmanlı imparatorluğunun en zayıf zamanında idareyi eline almış, dahili ve harici düşmanları idare etmesini bilmiş, keskin zekası, siyaseti ve firaseti ile bütün Avrupa ve dünya devlet adamları kendisini ziyarete gelmişler ve önünde diz çökmüşlerdir.
Devrinde memleket, çöküntü yani zayıflama halinde olmasına rağmen o, gece gündüz uyumamış, yememiş, içmemiş, zayıf vücudu ile, büyük bir aşkla vatanına hizmet etmiş, dini bütün, kavi imanlı, vatanperver, devrinin en ileri görüşlü, en siyasi, dünyanın yetiştirdiği en muhkem şahsiyetlerinden idi. Zamanında, uzun müddet içinde düşmanlara bir karış bile toprak verilmemişti. Ehliyetsiz, dirayetsiz kimseler tarafından tahtından indirildikten sonra, kısa bir zaman içinde memleket toprakları düşmanlar tarafından işgal edilmiş, o vasi' topraklar kuşa döndürülmüş, Sevr muahedesi ile sadece Anadolu'nun beşte biri Türkler elinde kalmıştı.
İç ve dış düşmanlar tarafından, koca hakan, Beylerbeyi Sarayı'nın deniz görmeyen, yüksek duvarlı, rutubetli dar bir odasına hapsedilmiş ve ömrünün son günlerini orada geçirmiş otuz üç senelik vatan hizmetinin mükafatı bu şekilde tecelli etmişti.
Şimdi gelelim onun merhametine... İkinci Sultan Abdülhâmid Han'ın sorumlusu olduğu insan yığınında her ferde ne çapta ilgi beslediğinin destanlık misaline...
Mabeyn katiplerinden Abdülhâmid bağlısı olmayan birisi hatıralarında anlatıyor:
- Bir akşamdı, mabeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen, mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini tertipleyip huzura çıkmak üzere iken bir telgraf geldi. İstanbul'da Laleli Postahanesi memurlarından birinin Yıldıza çektiği bir telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve merhamet-i şahaneye sığındığı bildiriliyordu. Bu mektuba kıymet vermedim ve listeye almadım.
Huzurda, padişah adeti üzere her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilave etti:
- Başka bir şey var mı?
Telgrafı söyledim. Arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı söyledim. Emir verdi.
- Hemen getiriniz.
Getirdim.
Dikkatle okudu. Ve derhal mütehassıs bir tabib ve yaverle doğru Lâleli'ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilerine refakat etmemi ferman etti.
Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim:
Hünkar bahçe üzerindeki odasında, ışıklar açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu!
Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu. Doğumun zor olduğunu, fakat müdahale ile kadının kurtulduğunu, çocuğa "Aldülhamid" isminin verildiğini, ihsan-ı şahanenin de aile reisine teslim edildiğini, adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlatdım.
Bizi ayakta dinledi. Sadece rahatladığını gösteren bir "oh" çekti. Ve paravananın arkasına geçerek sabah namazına durdu.
Allahü Teâlâ ve Takaddes hazretleri buyurur:
- Habibim, eğer sen (onlara, ashab ve etbaine karşı) merhametsiz, ağır muamele eder bir kimse olsaydın, onlar etrafından dağılıverirlerdi. (Al-i imran: 159)
Çünkü o yüce peygamberin terbiyecisi Hakk celle ve ala hazretleridir.
Allah Teâlâ hazretleri kıyamet günü için bütün peygamberlerine güzel vaadlerde bulunmuş. Halbuki Rasûl-û ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hiçbir talebde bulunmamış; yalnız o müthiş günde, ümmetine şefaat etme müsadesini istemiş ve dileği kabul edilmiştir.
Bu, yüce peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yüksek edeb ve merhametine ne güzel bir ölçüdür.
Ebu'l-Hasenî Şazeli hazretleri müridlerine daima şöyle nasihat ederlerdi:
- Talebe ve din kardeşlerinize karşı çok merhametli olunuz. Onlara son derecede hürmet ediniz. Onlardan birini kendinize sohbet arkadaşı seçiniz. O, öyle bir kimse olmalı ki sen gaflete dalıp hatalı işler işlediğinde seni ikaz etsin, uyandırsın. Şayed sen ibadetlerinde tembellik ve gevşeklik gösterdiğinde ibadete karşı heveslendirsin, şevkini artırsın. Aciz kaldığında sana yardım etsin. Doğru yoldan ayrıldığında seni doğru yola çekmesini bilsin. Sana sık sık nasihat etsin.
Sana gelince; Sen de arkadaşlarına gelebilecek felaketlere mani olmaya çalış. Güzel ahlak sahibi olmaya gayret et. Şefkatli, merhametli ol. Gözünü lüzumsuz şeylerle meşgul edip, aklını dağıtma. Çünkü böyle hareketler insandaki dünya muhabbetini ve şehvetini artırır.
Hasan Basrî hazretleri buyururlardı ki:
- Sadık fakirlerle beraber olmakla çok şey öğrendim. Bunlar hikmet cevherleri idi. İlmi olmayan bir kimsenin dünyada da ahirette de hiç kıymeti yoktur. Yumuşak başlı ve merhametli olmayan kimseye de ilmi faide vermez. Allahü Teâlâ'nın mahlukatına acımayan, şefkat göstermeyen kimseye de Allahü Teâlâ'nın huzurunda yani kıyametde şefaat acıma yoktur.
ÜMMET İÇİN NE YAPARDINIZ?
Rivayete göre, bir gün Rasûl-u Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- efendimiz yanlarında, Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Fâtıma ve Aişe radıyallahu anhüm, oldukları halde, otururlar iken, Rasülü Ekrem hazretleri şiddetle ağlamaya başladılar. Hazreti Ebubekir radıyallahu anh:
- Babam, anam sana feda olsun Ya Rasûlullah, niçin ağlıyorsun?
- Nasıl ağlamayayım ki, ümmetimin önünde uzun bir yol var. Boyunlarında da ağır yük... Çetin bir mesafede, büyük büyük günahlar taşırlarken... buyurdu.
Hazreti Ebubekir:
- Müsterih ol ya Rasûlallah! Yarın kıyametde ümmetinin günahlarının çokluğundan, işleri güçleştiği zaman, ben onların, günahlarının yarısını alırım ki, günahları hafiflesin diye.
Bu alicenaplığından dolayı, Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, hazreti Ebubekir' i övdüler ve hazreti Ömer'e dönüp:
- Ebubekir'i dinledin. Ümmetimin asileri hakkında sen ne yaparsın. Ya Ömer?
Hazreti Ömer:
- Ben Hazreti Ebûbekir'in yaptığını yapmaya muktedir olamam. Fakat ben onların üçte bir günahlarını üzerime alırım, dedi.
Rasülü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, O'nu da övdüler. Ve hazreti Osman'a dönüp "Ümmetim hakkında ne yaparsın?" diye sordular.
Hazreti Osman:
- Ya Rasûlullah! Ben Ömer'in yaptığını yapamam, fakat ben, ümmetinizin dörtte bir yüklerini üzerime alırım, dedi. Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, bundan da memnun olarak kendisini övdüler. Sonra Hazreti Ali'yi dönüp:
- Ya Ali! Sen ümmetim hakkında ne yaparsın? buyurdular. Hazreti Ali:
- Kıyamet gününde elimden geleni yapmağa çalışarak sıratın yanında durup, günahkarları cehenneme girmekten men ederim. Eğer iş çok güçleşir ise, onların yerine cehenneme ben girerim. Ve cehenneme girmiş olanları çıkarıp cennete gönderirim, dedi.
Rasülü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Hazreti Ali'ye övüp Hazreti Aişe'ye döndüler.
- Ya Aişe! Sen ümmetimin asileri hakkında ne yaparsın? Sen ki ümmetimin anasısın ve anaya icab eder ki çocukları hakkında gayrete gelsin!
Hazreti Aişe:
- Hazreti Fâtımadan evvel konuşmak yakışmaz.
Hazreti Fâtıma:
- Sen anasın, evladın anadan önce konuşması yaraşmaz. Hazreti Aişe:
- Nasıl Fâtıma'dan evvel konuşurum ki, Rasülü Ekrem O'nun hakkında "Fâtıma benden bir parçadır" demişlerdir.
Hazreti Fâtıma:
-"Hakkında hazreti Mustafa'nın; beni görmediğiniz zaman dininizin yarısını bu Hümayra'dan alınız" dedikleri hazreti Aişe'den evvel nasıl konuşurum.
Hazreti Aişe; Hazreti Fâtıma'ya:
- Vallahi billahi senden evvel konuşmam, dedi.
Hazreti Fâtıma:
- Babacığım, senin ümmetinin hesapları görülürken, amellerin tartıldığı mizan yerinde görüp, ben hazır olunca:
Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
- Ey babasının ruhu ve ey gözümün bebeği ne yaparsın?
Hazreti Fâtıma radıyallahu anha:
- Günahları sevaplarından ağır geldiği zaman, hazreti Hasan'ın zehirlenmiş gömleğini çıkarıp, sevap kefesine korum. Eğer kafi gelmezse Hüseyin'in kanlı gömleğini korum. O da kafi gelmez ise, başımın örtüsünü çıkarıp, saçlarımı hilal ederek, baş örtümü mizana korum ki sevapları ağırlaşsın diye, dedi.
Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, hazreti Aişe'ye dönerek:
- Sen ey Mü'minlerin anası. Sen ümmetinin günahkarları hakkında ne yaparsın?
Hazreti Aişe radıyallahu anha:
- Öyle bir günde, ümmetin bana muhtaç olmaz. Ya Rasûlullah, dedi.
Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
- Eğer muhtaç olurlar ise ne yaparsınız? Hazreti Aişe:
- Size söyleyemem.
Rasûlü ekrem sallalü aleyhi ve sellem:
- Babana söyle.
- Söyleyemem.
- Ömer'e söyle.
- Söyleyemem.
- Osman'a söyle.
- Söyleyemem.
- Ali'ye söyle.
- Söyleyemem
- Fâtıma'ya söyle
- Söyleyemem, dedi.
Rasülü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
- Ya kime söylersin? Hazreti Aişe:
- Allah'a söylerim, dedi. Ve kalkdı odasına gitti. Başörtüsünü başından çekti. Yüzüne, başına ve saçlarına toprak sürdü. Ve İlahî mevlaye! dedi. Senden beni mü'minlerin anası yapıp, mü'minlerin şefkatini kalbime koymanı dilediğim zaman, beni onların anası yapdın. Ve onların muhabbetlerini kalbime koydun. Hiçbir ana evladının cehenneme girmesine razı olmaz. Ya evlatlarımı benimle cennete gönder. Yoksa beni onlarla beraber cehenneme gönder, dedi.
Ağladı... ağladı... ağladı...
Bu sırada bütün kainatta bir sayha duyuldu. Ve Cebrail aleyhisselam görünerek:
- Ya Rasûlullah! Allah sana selam söyledi. Aişeye söyle. Sen Peygamberimizin ailesi olduğun halde seni cehenneme göndermekliğimiz nasıl olur? Seni ateşe atmaklığımız asla caiz olmaz. Bunun gibi evladı anasından ayırmak da caiz değildir.
Ey Aişe! Kalbini ferah tut! Yarın kıyamet gününde bütün evlatlarını cennete göndeririz. Ve Mülk tahtına oturturuz ve başlarına taç kor, onlara temiz içecek veririz, dedi.
"Rabları onlara, tertemiz içecek içirir." (İnsan Sûresi: 21)
' 'Allahümmerzukna ve yessir lenâ,, amin.
(Ebû-Bekir radıyallahü anh'ın menakıbından-Mahmud Sami Ramazanoğlu)
Pek değerli, sayın Yılmaz Öztuna Beyefendinin yüce Hakan Abdülhamid Han hakkındaki sözlerini aşağıda belirtiyoruz:
Abdülhamid, Osmanoğullarının geleneklerine bağlı idi. Elindeki bütün imkan ve kuvveti, büyük imparatorluktan arta kalan kısmın selameti yolunda kullandı. Halkın refah içinde yaşamasını gönülden arzu ederdi. Cömert, hayırsever ve şefkatli idi. Çok yoksula ve ihtiyaç sahibine iyilikler yaptı. Hıristiyan teb'asını, şefkatindan yoksun bırakmadı. Servetini bu yolda kullandı. Yoksul halk tarafından çok sevildi.
Kendisiyle tanışmak imkanı bulan herkesin itiraf ettiği gibi, Abdülhamid, muhatabını büyüleyici bir şahsiyete sahipti. Asrın en büyük İngiliz devlet adamlarından Joseph Chamberlain, Türkiye'yi ziyaret ettiği vakit iki defa görüştüğü, Abdülhamid' in Türkler arasında devlet adamı vasfında tek kişi olduğunu söylemiştir.
Mükemmel bir diplomat olan Abdülhamid, genişleme arzusu içinde olan büyük devletlerin birbirleri arasındaki rekabet ve kıskançlıktan azami ölçüde faydalanacağını çok iyi biliyordu. Amacı Osmanlı İmparatorluğunun büyük devletlerle dostluğunu muhafaza etmek suretiyle harp tehlikesini uzaklaştırmaktı. Diğer bir politika prensibi olayların vasfına göre soğuk kanlı ve hareketsiz olması idi. Zor durumlarla karşılaşınca selameti sessizlik ve hareketsizlikte bulurdu. Şahısları gerekince ustalıkla atlatmasını, şahıslara değer verdiği ölçüde muamele etmesini bilen bir devlet adamı idi. Büyük enerji sahibi idi. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar her şeyle çok yakından ilgilenirdi.
Abdülhamid samimi ve hoşsohbetti. Kendisi için vuruşmaya hazır büyük askerî kuvvetlere rağmen tahtını savunmak için savaşmayı göze almazdı. Bunu göze alsaydı, tahtından indirilemezdi. Zaten savaştan çok diplomasiye inanırdı. Kardeş kanı dökmekten de hoşlanmazdı. Hareket Ordusu İstanbul'a geldiği zaman böyle yaptı. Kuvvet kullanmadı... Ama genç subaylar, yaşlı ve kıskanç subaylar tarafından terfi yollarının tıkandığını görmenin kızgınlığı içindeydiler. Bu sebeple genç subaylar arasında ittihat ve Terakki Parti' sini tutanlar çoktu.
Tarihçi Abdurrahman Şeref Efendi de Sultan Hamid'in ölümünden sonra şu satırları yazmıştır.
Zeki ve hassas, dakiyka şinas, muamele-i mütâdesi nazik, halaveti mahsusa-i sedaya malik, efendiliğin, hilafet ve saltanatın izzü vakarını tamamıyla yerine getirir. Bendeganını taltif ve kendisiyle görüşen ecnebileri tatlı dille ve cazibe-i nezaketi île teşhir etmenin yolunu bilir, tehdidini hakkıyla ika'a kadir idi."
(Büyük Türkiye Tarihi C.7 S.246, 247, 248, 250)