Muhterem Sâdık Dânâ Efendi Hazretleri ile Sohbet... (6)
-Efendim geçen sayımızdaki sohbette hacla başladık, Muhterem Sami Efendi Üstadımızla bereketlendi. Bu gün müslümanların, bir müslümanca yaşama problemi var. Yani ele, dile, göze sahip olamama problemi var. İş hayatında bir takım problemler... İzin verirseniz bu konu üzerinde sohbet edelim biraz. Bu, İslâm'ı yaşama problemi nereden kaynaklanıyor?
Sâdık DÂNÂ- Nefisler azıyor. Memlekette maddi refah var. Refah da o azgınlığı ziyadeleştiriyor. Tabiî seyrü sülûk görmedikten sonra bir insan haddini bilemez. İstediği kadar abid de olsa zahid de olsa, harama helâle dikkat edemeyecek hale gelir. Yegâne sebebi bu. Tefrikalar vesairenin de yegâne sebebi bu. Çünkü mideden inenler hep şüpheli. Bundan sonra da gittikçe kontrol güçleşiyor. Büyük marketler açılıyor, içinde ne olduğu bilinmeyen türlü türlü şeyler satılmaya başlanıyor. Nahoş şeyler. Yabancı firmalar var, eti dışarıdan getiriyor. İthal et... Belki domuz eti vardır, kimden kimin haberi var. Avustralya etleri var meselâ kilosu 5 riyal Hicaz'da, on senelik et, çürümüş iyice. Çok şeyde kullanıyorlar onu, kebapta, çörekte....Öbür tarafta başka et var 15 riyal, başka et var 25 riyal, başka et var 50 riyal Hicaz'da. Yabancı yiyecek firmaları o etlerden getiriyor, harman yapıyor, bolca biber-baharat koyuyor, yeni bir lezzet sokuşturuyorlar. Bizim de başımızdan geçti. Bir gün sohbet olacak, hayli misafir gelecek... Et ciddi olarak kokmuş. Aşçı Hüseyin efendi vardı, dedi ki "mis gibi et". Yıkadı yıkadı, kokusu azaldı, sonra onu güzelce baharatladı, oldu mis. Onu yiyenler doyamadılar. Bunlarınki ondan kat kat berbat. Yani insanlar hem kendine sahip olamıyor, hem çoluk çocuğuna sahip olamıyor. Mideye girenler sevimsiz sevimsiz şeyler. Bu da tabiî ahlâkta tesirini gösterir.
-Sonra efendim bir de şu var şimdi, her şey ortada. Dönerler ortada, tavuklar ortada. Alabilen var, alamayan var. Bunda da, hem kul hakkı kalıyor, fukaranın ve garibin hakkı, hem de bir nefis kalıyor. O güzel kokularla eziyet ediliyor ümmet-i Muhammede...
-Muhterem üstadımız efendimiz devlethaneye giderken muhakkak bir şey götürürlerdi. Sünnet-i seniyye bu. Çarşıya uğrayacak, bir şeyler alacak. Büyük bir mendili vardı. Evvelce çarşaf gibi mendiller olurdu. Ekmek dahi alsa, onu dışardan gözükmeyecek şekilde sımsıkı sarar, devlet-haneye öyle götürürdü. Halbuki şimdi ekmeğin yüzüne bakan kim, misal olarak.
-Efendim bir tasavvuf ehlinin gönül âlemiyle muamelatı arasında tenasüb olmalı değil mi?
-Esasında fark olmaması lâzım... Esasında. Ama bazı noksanlıklar oluyor tabiî. Bir kısmını tatbik ediyor, bir kısmını tatbik etmiyor. Gönül âlemi zayıf düşüyor. Her ders alan, umulduğu gibi bu yoldan istifade edemiyor. Ama dışarıdakilere nispeten gene de bir fark oluyor.
- Nasıl yapmalı efendim? Dışarısı böyle, İslâm'ın düzenlediği bir hayat değil. Yani gözü korumak, eli korumak, kalbi korumak için nasıl bir itina göstermeli?
-Allah'a dua etmek. İş hakikaten ona geliyor. Bu devirde hakikaten zor. Siz kendinize hakim olsanız bile oğlunuz veya yeğeniniz böyle cazib yerlerin tiryakisi oluyor. Gençleri cezbediyorlar. Halbuki buralarda alınan, yenen her şey şüpheli.
- Efendim siz bir zattan bahsetmiştiniz. Hamdi Efendinin meclisine girdiği zaman herkes ona hürmet eder, ayağa kalkar demiştiniz. Rebi Molla diye bir zattı galiba.
-Evet Rebi Molla idi. Elmalılı Hamdi Efendiler ve emsali zevat, bu zâtı getirir, baş köşeye oturturlardı. Bir Cemal efendi vardı. Esasında Rum imiş evvelce. Sonra Rebi Molla'nın halini görmüş, gıbta etmiş, bu ne güzel insan diye. Rebi Molla geceleri ibadet ediyor sabaha kadar, dedikodusu yok. İyi kötü tefrik etmeden herkese şefkat kanadı açık. Haliyle kaliyle tam bir müslüman. Herkes tarafından çok seviliyor. Bu Cemal efendi de Rebi Molla'nın halini görüp müslüman oluyor. Sonra da ihvan oluyor. Ben sordum "nasıl oldu?" diye, anlattı. "Bizim komşumuz vardı Rebi Molla, diye. İki ineği vardı. Sütlerini satar, onunla rızıklanırdı. Bir gün bu inekler bizim bahçeye girmiş, oradaki otlardan yemişler. Bunu gören Rebi Molla işçisine ineklerin sütünü bize teslim etmesini tenbih etmiş. Biz kabul etmedik, "o sütler sizin" dedik. Ama Rebi Molla, ottan gelen gıdalar tahavvülât geçirinceye kadar o sütleri ne sattırmış, ne de içilmesine müsade etmiş. Biz onun bu haline aşık olduk. Ondan sonra da hem Müslümanlıkla şereflendik, hem de bu yolu bulduk. " Onun için istikamet çok mühim. Herkes çocuğunu şehzade gibi büyütüyor. Benim çocuğum aslan, benim çocuğum kaplan. Çocuğa para veriyor hesabını sormuyor. Babam benden beş kuruş aldı, hiç unutmam. O zaman gazete beş kuruştu. Bir ay sonra "Musa al, dedi, şu beş kuruşu senden almıştım". Yani bize böyle itinâ ettirdiler elhamdülillah.
-Hatta efendim, biz karşı tarafa, Çarşamba' ya mektebe giderken sefer tasıyla yemek götürür-dük, varlıklı bir aile çocuğu olmamıza rağmen. Rahmetli annemiz akşamdan yemek koyardı. Sefer tasıyla götürür, onu açar, soğuk olarak yerdik. Onun kazandırdığı çok şey oldu bize efendim. İnsan nasıl alışıyorsa öyle gidiyor. Sadece ekmeği dışarıdan alırdık.
-Herkes evden götürürdü. Memur olsun, tüccar olsun herkesin elinde bir sepet. Şimdi en büyük ayıp elde paket taşımak. Meselâ, manav aşağıda, hanım yukardan sesleniyor "Şunu şunu gönder" diye. Onu alıp, üç beş basamak çıkıp da evine veremiyor.
-Hatta fiyat da sormuyorlar efendim. Esnaf "sizin için şu kadar kafidir" diyor, o da çıkarıp veriyor. Yani portakalı kaça aldığını, elmayı kaça aldığını bilmiyor. Ayıp gibi geliyor. Halbuki o, sünnet-i seniyyedir. Bir de şu vardı efendim, benim çocukluk hatıram içinde; Siz fiyat olarak hesaplı diye Sirkeci'den portakal, elma alırdınız, biz onları Erenköy'e kadar taşırdık ki, arada üç beş kuruş fark olurdu.
-Babam karpuz alırdı İstanbul'dan. Bana taşıtırdı. Nasıl bir çocukmuşum. Bana hammal gibi taşıttırdınız demezdim. Eski terbiye başka oluyor. Aile nizamı kalmadı. Aile nizamı tam olsa herkes birbirinin noksanlarını tamamlar. Çocuk gece 12'de geliyor, neredeydin, diye sorulmuyor. "yemeği şurada yedim" diyor, bir de aferin alıyor babasından. Olup gidiyor.
- Ailede yok, okulda yok, sokakta yok, evde yok...
-Evet yok tabiî. Zâhiren okumuş, bilgisi var ama, ahlâken zayıf.
-Sonra efendim bir de sokakta pişen yemekler gafletle pişiyor. Abdestsiz, namazsız, belki temizliğe de dikkat edilmiyor. Oysa evde olan besmeleyle temiz pişiyor. Tabiî insan bunu aldığı zaman ibadeti de farklı oluyor.
-Gayet tabiî.
- Efendim bilhassa iş hayatında faizli işlemler çoğaldı. Yani neredeyse Peygamberimizin "Öyle bir zaman gelecek ki herkes faizin tozundan etkilenecek"diye buyurduğu zamanları yaşıyoruz.
-Evet, işte şimdi o zaman.
-Müslüman sanayiciler ve tüccarlar bile faizsiz olmaz gibi bir düşünceye vardılar. Zatı âliniz de iş hayatından geldiniz. Faizsiz olmaz mı hakikaten? Müslüman farklı bir titizlik gösteremez mi?
-Faiz bereketi giderir. Faiz kalktı mı bereket başlar. O tabi ki cehaletten. Faiz en zararlı bir şey, hem manen hem maddeten. Kim faize elini atmışsa çürüyüp gitmiştir. Bazı müesseseler var, büyük müesseseler zahiren. Kazandığının onda dokuzunu faize veriyor. Fuzuli yere hammallık yapıyor maddi bakımdan. Manevi bakımdan ayrıca felâket.
-Sonra efendim şimdi bir de borsa çıktı. Tamamen iş hayatının kumarı sanki. Bir noktada gabn-i fahiş, aslından çok yüksek göstererek kandırma oluyor.
- Ama müstehak insanlar buna, ne yapacaksınız.
- Faizli işlemlerde enflasyona sığınılıyor efendim.
-Faiz enflasyonu getiriyor. Faizli müesseseler olmazsa herkes aza kanaat eder. Bereket de olur. Faiz oldukça herkes ilk aldığı malı yüzde yüz kârla satmak istiyor, hatta daha fazla koyuyor. Biraz da kâr edeyim, diyor. Yüzde yüzelliye satmak istiyor. Alıcı da buluyor. Eskiden bu enflasyon hiç yoktu, Menderes zamanında filan. Yüzde üç yüzde beş yükseldiğinde kıyamet kopardı.
-Bir de şundan olabilir sanıyorum efendim, dükkan tezyinatı, süslemeleri had safhada. Bu da malın emtianın üzerine biniyor. Meselâ, bazı iş merkezlerinde bir dükkan kirası 1 milyarı buluyormuş. Tabiî bu, oradan alınan her emtiaya binmiş oluyor.
-Ahmak bir zümre var, onlar da alıyorlar. Çocuklar üzerinde çok titiz olmak lâzım. Rahmetli annem üzerimizde çok titizdi. Cenâb-ı Hak da muhafaza etti elhamdülillah, haram lokmadan korudu. Her sabah annem sıkı sıkı tenbih ederdi "aman evladım, başkasının bahçesinden bir şey koparma." derdi. Erenköy o zamanlar çok ıssızdı. Meyve ağaçları vardı, üç dönüm beş dönüm. Kimsenin kimseden haberi olmazdı, buna rağmen annem tenbih ederdi. Evimizin arkasındaki köşkün bahçesinde çam ağaçları vardı. Bir gün bir arkadaşla birlikte Şeytana uyduk. Ben ağaca falan çıkamazdım. Dedim "sen ağaca çık, yukarıdan kozalakları at. Ben de aşağıda toplarım." Sonra da arabaya koyup götüreceğiz. İçini kırıp yiyeceğiz . Cenâb-ı Hak kısmet etmedi. Evden çıkanlar oldu. Biz onu bıraktık kaçtık. Elhamdülillah ondan başka hiç bir şey hatırlamıyorum.
-Efendim, Allah sıhhat afiyet versin, biz sizinle her ay inşaallah böyle bir sohbet yapmak arzu ediyoruz. Çok güzel hatıralar dinledik. Teşekkürler ediyoruz.