Musa Topbaş Efendi -kuddise sirruh- Hazretlerinin dar-ı bekaya irtihallerinin 13’üncü yılındayız. Her sene, yakınlarının, gönül dostlarının hatıraları ile, onun nezih dünyasından, yolumu aydınlatacak izler sunmaya gayret ediyoruz.
Bu yıl, bir başka tevafuk oldu.
Muhterem mahdumları, Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, tasavvufi terbiyede çok önemli bir kaynak eser hüviyeti kazanacak olan bir çalışma yaptılar.
Altın Silsile, farklı tasavvufi mektepler tarafından müteaddit defalar kaleme alınmıştır. Osman Hocaefendi, Altın Silsile için yeni bir gayreti kuşandı ve asistanları ile birlikte, hacimli bir “Altın Silsile’yi hazırladı.
Bu büyük çalışmanın, bizim açımızdan, yani Altınoluk bakımından apayrı bir ehemmiyeti daha var. Altınoluk’un mutfak çalışanları ve sevgili okuyucuları bakımından.
Evet, artık açıklama zamanı geldi ki, bu yıl, bu kıymetli eseri, Altınoluk okuyucularına armağan edecek.
Eserle ilgili daha geniş bir mülakatı, önümüzdeki sayı için, muhterem Hocamızla yapmayı ümid ediyoruz. Bu sayıda, o eserin, Musa Efendi ile ilgili bölümünün bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Musa Efendi’nin sözlerinden, daha doğrusu gönül dünyasından bir demet bu. Sımsıcak, muhabbet yüklü, bir Allah dostunu herkesin evine taşıyorcasına, sohbet tadında bir demet. Buyurun okuyalım:
“Bir kişi Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olursa, her şeye vâsıl olmuş demektir. Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olamazsa, dünya kadar şöhreti olsun, bütün dünya onu alkışlasın, hiç kıymeti yoktur!”1
“Mânevî yola tâlip olanlarda evvelâ; cömertlik, dürüstlük, tevâzû, engin gönül, mülâyemet, herkesle geçimlilik, ihlâs ve istikâmet aranır.
İkinci olarak da; gayret, samimiyet, fedâkârlık aranır…
Seyr u sülûk için mürâcaat edildiğinde, şeyh efendi her mürâcaat edeni hemen kabûl etmez. Sîretine ve sûretine bakar. Niyetini hâlis, mâneviyâta kâbiliyetli görürse istihâre verir, lâyık görmezse tehir eder. Onların gâyesi, gelişigüzel insan toplamak değil, lâyıkı vechile gönül ehillerini teşhis edip onları kemâle erdirmektir.”2
“Şüphesiz bu ulvî yolda ana muvaffakıyet, ihlâs, tevâzû ve sa’y ü gayrettir. Bu husûsu benimseyenler, dikkatli olup Allâh’ın rızâsını taleb edenler, Rabbimiz Teâlâ Hazretleri’nin rızâsını kazanırlar. Bu âlî yoldan istifâde etmek isteyenler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği irâde-i cüz’iyyelerini güzel kullanarak, yüksek bir azim ve irfanla hareket ettiklerinde, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği hakîkat râyihaları kendilerinde hissedilmeye başlar. Bunun için de:
1) Kur’ân-ı Kerîm’in ve Allah Rasûlü’nün emrettiklerini yapmalı ve yasakladıklarından da ciddî olarak kaçınmalı.
2) Bilhassa rızkını helâl yollardan temin etmeli. Bugün nice insanların müttakî dedikleri kimseler vardır ki, ittikā ile hiçbir alâkaları yoktur. Çünkü kazançları şüphelidir.
3) Sıdk ile hizmet yoluna girmeli. Zamanın îcâbına göre herkes kâbiliyet ve liyâkati ölçüsünde mü’minlere, hattâ bütün mahlûkâta hizmet etmelidir.”3
"BENİM İŞİM TAMAM OLDU, YOK"
“Çok kimseler zannederler ki mânen terakkî etmek, yalnız fazla ibadetledir. Hayır, hakîkî terakkî, Cenâb-ı Hakk’ın huzûr-i ilâhîsinde olduğunu bilerek, Sünnet-i Seniyye istikâmetinde, ne yapılması îcâb ederse onu yapmakla olur. Çok kimseler vardır ki, bunların nâfile ibadetleri çoktur; fakat helâle harama dikkat etmeyip, İslâmî ahlâk ile ahlâklanmaya gayret etmezler. Boş zamanlarını dedikodu, gıybet ile geçirirler. Ellerine ne geçerse nefsânî arzularına göre kullanırlar. Hâlbuki bunlar, keşke nâfile ibadetlerini azaltsalar da ahlâklanma hususunda gayret edip hak-hukuk mevzuunda uyanık olsalar!”4
“Şunu iyice bilmelidir ki, kulluğun nihâyeti olmadığı gibi, seyr u sülûkün de sonu yoktur. «Benim işim tamam oldu.» diyenler yarı yolda kalmışlar, kendi noksanlarını görenler ise yol almışlardır. Sâlik; «Efendim ben “muhabbet”e geldim, mânevî tahsilim tamamlandı.» diyerek kendini kâfî görürse, hatâ etmiş olur.”5
Yani mü’min, ulaştığı mânevî seviye ne olursa olsun, orada takılıp kalmamalı, daha ileri gitmek için dâimî gayret içinde olmalıdır.
“İnsan şöyle düşünmeli; şu âlemde bir Rabbim var, bir de kul olarak ben varım. Kulluğumu ona göre yapmalıyım!”
Muhterem Üstâdımızın bu hissiyâtı, sevenlerine “kul olma şevki ve zevki” aşılardı.
TEMELDE KUR'AN VE SÜNNET VAR
Yine Mûsâ Efendi g, mânevî terbiyenin temeline Kur’ân ve Sünnet’i yerleştirmişti. Zira ona göre bu iki kaynağa dayanmayan terbiye sistemleri, insanı ıslah değil, ifsâd eder. Hattâ mânevî yolun varlık sebebi de, insanı bu iki kaynakla kâmil mânâda buluşturmaktan ibârettir. Nitekim bunu şöyle ifâde buyurmuşlardır:
“Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin emir ve yasaklarına, yani Kur’ân ahkâmına uymayan her hareket, bâtıl ve dalâlettir… Başta Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı gelir. O köktür, değişmez. Çünkü bir insanın şerîati olmazsa hiçbir şeyi olmaz… Bizim yapacağımız, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine cân u gönülden dikkatli olmaktır. Cenâb-ı Hak neyi emretti, neyi yasak etti ise bunun üzerinde ısrarla duracağız. Mânen terakkî için bu birinci basamaktır. Birinci basamağa dikkat edilmezse, insan lâyıkı vechile mâneviyattan istifâde edemez.”6
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri sevdiği, aziz etmeyi murâd ettiği bir kulunun kalbine kendi sevgisini koyar. O kul, kulluk îcâbı bunun kadr u kıymetini bilip hüsn-i istîmâl ederse, yani tam ihlâs üzere, teslîmiyet yolunu tutarak kulluğun îcâbı ne ise onu îfâ ederse, perdeler açılır. Kolaylıkla Allah Teâlâ ile ünsiyet hâli tecellî eder. O bu sûretle aradığını kolaylıkla bulmuş olur. Bu, Rabbimizin ilâhî iltifâtıdır. Bu hâle, bâzen Allâh’ın has bir kulunun, yani hakîkî bir mürşid-i kâmilin nazarıyla erilir. Bu pek az kimseye nasîb olur. Mürşid-i kâmilin nazarı her mürâcaat edene tesir etmez, ancak Allâh’ın murâd ettiği, her hususta ciddî, samimî, kemâle ermiş yüksek ahlâk sahibi kişilerin dahî pek azına nasîb olur… Sevgiye nâil olan, Allah Teâlâ’ya karşı bütün vazifelerini seve seve ve büyük bir rahatlıkla ve gönül huzuru içinde îfâ eder. Bâzı âbidlerin, gönüllerindeki sevgi noksanlığı sebebiyle, ibadetlerinde tam bir zevk ve huzur hâli olmaz.”7
HİZMETTE KALBE DİKKAT
Muhterem Üstâdımız, sohbetlere ibadet vecdiyle iştirâk edilmesi gerektiğini hatırlatırdı. Onun gözünde sohbet, sıradan bir toplantı değil, ulvî ve mânevî bir meclisti. Şöyle buyururdu:
“Çok kimseler, namazlarını kılmak ve oruçlarını tutmakla dînî vazifelerini edâ ettiklerini sanarak müsterihtirler. Ancak bu kâfî değildir. Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine riâyet ve tâzimle beraber, mahlûkâtına şefkatli olmak gerekir. Bu da ancak fedâkârlık ve samimî bir hizmetle elde edilir. Demek ki her akl-ı selîm sahibi müslümanın, farzları edâ edip haramlardan kaçındıktan sonra dikkat edeceği husus, müslümanlığa, topluma ve bütün mahlûkâta hizmet edip faydalı olmasıdır. Sırf Allah Teâlâ’nın rızâsını kastederek, bedenî, fikrî ve mâlî hizmette bulanamayanlar, kâmil mü’min olamazlar. Çünkü bu sayılanlar, farzların tamamlayıcısı ve Rasûl-i Ekrem r Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesi’nden cüzlerdir…
Mâlî vaziyetimiz müsâit ise kesemizi açacağız. Eli sıkılık, bilhassa Hak yolunda olanlar için, makbûl bir şey değildir. İlmimiz varsa, ehlini bulacağız ve münâsip yerlerde onu neşredeceğiz. Kişi isterse, Cenâb-ı Hak ona o fırsatı verir. Hangi meslek erbâbı isek, kendi mesleğimizde ve her hususta topluma faydalı olacağız. Komşuyu ziyarete gideceğiz, hastalarımızı ziyaret edeceğiz. Cenâze teşyiinde bulunacağız. İnsan niyet ettikten sonra daha nice nice tatlı, güzel ameller işleyebilir…
Bâzıları, huzûrumuz (zikir hâlimiz) bozulur diye halka karışıp hizmet etmekten çekinmektedir. Bu da nefsin tuzaklarından biridir. Asıl hüner, hem duâya ve hizmete devam etmek, hem de Rabbimizle ünsiyet hâlinde olmaktır.”8
“Hizmet ehli olan kişiler, hizmet yoluna devam ettikçe, îsar (kendinden fedâkârlıkta bulunarak mü’min kardeşini tercih etme) yolunu tutmalıdırlar. Israrla hep bütün hizmetleri yalnız ben yapayım gâyesinde olanlar, çabuk yorulurlar, sadırları sıkışır, görüşleri değişir. Herkesi küçük görmeye başlarlar. Allah muhâfaza etsin, bu şekilde hâllerinde gerileme olur. Hubb-i riyâset sevdâsının esiri olurlar.”9
ÖYLE BİR NİYAZ Kİ...
Muhterem Üstâdımız, Cenâb-ı Hakk’a niyazlarında O’na olan aşk ve muhabbetinin daha da ziyâdeleşmesini isterdi. Şu niyazları, bunun tipik birer misâlidir:
“Ey yüceler yücesi Allâh’ım! Şan, şeref, kuvvet, kudret ve bütün âlî sıfatlar Sana âittir. Bizler mahlûk olarak Sen’in o ince sanatını ve hudutsuz derin ahlâkını nasıl idrâk edebiliriz!? Kerem et, lûtfet, basîret penceremiz açılsın da -bir şemme olsun- nasîbimize göre Sen’i anlayabilelim. Aşkımızı ziyâdeleştir de sâyende kulluğumuzu büyük bir şevk ve edep içinde îfâ edebilelim. Tamamlık, kemâl senin sıfatın; noksanlık ise bizim sıfatımız. Bizleri bağışla, hatâlarımız sebebiyle azâb eyleme! Allâh’ım! Ancak Sen’in affına, Rahmanlığına, Gaffarlığına sığınıyoruz. Adâletinle değil, lûtfunla muâmele etmeni istiyoruz!”10
“Yâ Rab! Bizi muhabbet nîmetinden mahrûm eyleme! Her şey, Sen’in sevginle yeşerir, canlanır, kuvvet bulur. Yâ Rab! Sevdiklerini sevdir. Başta Rasûl-i Ekrem r Efendimiz Hazretleri’ni sevdirdiğin gibi, sevilmeye lâyık olan her dostunu sevdir. Bizleri, sırasıyla bütün Ehl-i Beyt’in, ashâb-ı kirâm hazarâtının, hülâsa İslâmiyet’i seven ve ona hizmet edenlerin bilâ-istisnâ hepsinin ayaklarının tozu eyle!
Ya Rab! Sen’in sâyende, Sen’i seviyoruz.
Yine Sen’in sâyende, sevdiklerini seviyoruz.
Yine Sen’in sâyende, Sen’i sevenleri seviyoruz.
Yine Sen’in sâyende, Sen’i sevenleri sevenleri seviyoruz.”11
HER ŞEYİN BAŞI ALLAH SEVGİSİ
Muhterem Üstâdımız, insanda fıtraten mevcut bulunan muhabbet istîdâdının doğru yönlendirilmesi gerektiği üzerinde sıkça durur ve âdeta sevginin sınırlarını çizerdi. Muhabbetin merkezine Allah sevgisini yerleştirir, diğer sevgileri de ona bağlardı. Şöyle buyururdu:
“Sevgi denildiğinde ilk olarak Hâlık-ı zülcelâl ve’l-kemâl Hazretleri hatıra gelir. Sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz r hatırlanmalıdır. Ondan da sonra Cenâb-ı Hakk’ın has kulları diğer peygamberler, ashâb ve evliyâullah hazarâtı yer alır… Mü’minleri sevmek, hayvanâtı sevmek, sevmek, sevmek… Sevmek böyle sırayla birbirini takip ediyor…
Allah Teâlâ’yı seven, O’ndan başkasını hakîkî mânâda sevemez, buna tâkati kalmaz. Diğer sevgiler de devam eder. Meselâ anasını, babasını, âilesini ve çocuğunu, malını mülkünü sever. Fakat bu sevgi Allah Teâlâ’nın sevgisinden neş’et eden, yerli yerinde, ölçülü bir sevgidir. Böyle ölçülü muhabbetler makbûldür. Çünkü kulun hemcinsine sevgi göstermesi, insanlık îcâbıdır. İnsan anasını babasını sever, çünkü onun dünyaya gelmesine ve dînî bilgi sahibi olmasına onlar vesîle olmuşlardır. İffetli, yüce ahlâk sahibi, fazîletli âilesini sever. Bu sevgi de Allah için olursa makbûldür… Mala mülke gelince, onlar İslâmiyet ve insâniyetin faydasına kullanılırsa o da memduhtur… Sevgi kemâl bulunca, o zaman kul, yalnız Allâh’ın sevdiğini sever. Allâh’ın buğz ettiği müşrikleri, din düşmanlarını sevemez, hattâ onlara buğz eder.”12
Yine Mûsâ Efendi g, muhabbetin, kulluğu en büyük zevk ve lezzet hâline getireceğini ve hayatı huzurla dolduracağını da şöyle ifâde ederdi:
“Hakk’ı gerçekten sevenlere, hakîkaten dünya cennet hâline gelir. Çünkü onların gönüllerini Allah sevgisi öyle ihâta eder ki, abes hiçbir şey göremezler. Severler, severler, severler, yine severler. Sevgi sözünden başka her konu onları sıkar, sıkar, huzurlarını alır… Bu sevgi, şevk ve aşk hâline dönüştüğü zaman, sahibini vecd hâline getirir. Çünkü kendi aradan çıkmış, sevdiğiyle var olmuştur…
Sevgiye nâil olan, Allah Teâlâ’ya karşı bütün vazifelerini seve seve, büyük bir rahatlıkla ve gönül huzuru içinde îfâ eder.”13
TOHUMU BESLEMEK
n “Kulu mârifetullâh’a ulaştıracak özler, yani tohumlar vücut toprağında hazır beklemektedir. Bunların filizlenmesi için hamd, şükür, zikir ve fikre devam etmek lâzımdır… Mârifet ilminin başı, ilâhî sanatın sırları üzerinde tefekkürdür.”14
n “Sâlim ve mâsivâdan arınmış bir kalple yapılan murâkabe ve tefekkür neticesinde insan, kitaplardan öğrenemediği birçok rûhânî bilgilere sahip olur.”15
n “Kötü ahlâklı kişilere tebliğde bulunurken leyyin/yumuşak bir lisan kullanmalı ve mütevâzı davranmalıdır. Onları kat’iyyen ayıplamamalıdır. Çünkü kişi ayıpladığı şeye daha hayattayken kendisi de müptelâ olabilir.”16
n “Dînî hükümleri sâlih âlimlerden sorup öğrenmek lâzımdır. Zira onlar takvâ sahibi oldukları için fetvâları daha isâbetli ve daha tesirlidir. Diğer taraftan ilmi, mal ve mevkiye kurban eden dünyacı âlimlerden de mümkün mertebe uzak durmalıdır.”17
n “Evlâdına dînini öğretmeyen ana-babalar, dünyanın en merhametsiz insanlarıdır… Dînî terbiye vermeden evlât yetiştirmek, sobada yakmak için ağaç yetiştirmek gibidir.”18
n Müslüman temkinli ve tedbirli olacak, ama aslâ korkak olmayacak.19
n “Büyükler nefs tezkiyesinin farz-ı ayn olduğunu ifâde buyurmuşlardır.”20
n “Şunu iyi bilmelidir ki asıl kerâmet, riyâdan uzak kalarak ve kullardan hiç karşılık beklemeden, tam bir ihlâs ve teslîmiyet üzere son nefesimize kadar Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifemizi îfâ etmektir. Yani esas kerâmet istikâmettir.”21
Dipnotlar: 1) Allah Dostunun Dünyasından, s. 46. 2) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, I, 40-41. 3) Bkz. Sevenlerine yazdığı mektuplarından, Altınoluk, sayı: 162, s. 6, Ağustos 1999; Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, I, 52-53; III, 210. 4) Sâdık Dânâ, Sultânü’l-Ârifîn, s. 19-20. 5) Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, I, 43; V, 79. 6) Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 98; IV, 84; V, 40. 7) Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, V, 22, 80-81. 8) Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, III, 117, 167; V, 78-79. 9) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 248. 10) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 86. 11) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 189-190. 12) Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 164; V, 21-23, 80-81; VI, 106. 13) Bkz. Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 164, 189; V, 22. 14) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, V, 35-36. 15) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, II, 89. 16) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, V, 257. 17) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 171. 18) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, IV, 116-117. 19) Allah Dostunun Dünyasından, s. 192. 20) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, VI, 24. 21) Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, I, 57.