Ekseriya Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin ve ashab-ı kiram hazeratının menakıblarından, bilhassa fazla tafsîlatlı olması bakımından Selman-ı Farisi -radıyallahu anh- efendimizin ibretli menakıbını sık sık okurlardı.
Bu pek şerefli menakıbda neler yoktu ki? Ateşperest bir gencin İslam'ı kabûlünden itibaren Allah sevgisi, din uğrunda, en sevdiği anasının babasının evini terkederek 250 yahut 280 senelik uzun ömür içinde Allah teala ve tekaddes hazretlerine karşı ubüdiyyet vazîfesini eksiksiz olarak îfa ettiği belirtiliyordu. Bu pek kıymetli ömür içinde Rabbü'l-alemînin rızası yolunda her türlü zahmetlere, sıkıntılara, hakaretlere rağmen içindeki nihayetsiz îman ve aşkında en ufak bir azalma olmamış, bilakis îmanı, şevki ve fedakarlığı ziyadeleşmişti. Allah rızası için, hayli salih kimselere, karşılıksız olarak hizmet etmişti. Sonunda mefhar-ı mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimize kavuşmak için elindeki avucundakini vermekten geri durmamıştı. Her türlü zorluklara uğramış buna rağmen onu azminden hiç bir şey geri alamamıştı. Nihayet Cenab-ı Vacibü'l-Vücüd hazretleri O'nun dileğni tahakkuk ettirmiş ve Hazret-i Selman, Eşref-i mahlûkat olan Sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin huzurlarında bulunmak şerefine nail olmuşlardır.
* * *
Selman-ı Farisî hazretleri, zühd, istikamet, salah ehli idi. Fedakarlık, feragat, samimiyet, güzel ahlak sahibi idi. Teslîm tevekkül, iz'an, basiret sahibi idi. Bu güzel sıfatlarından dolayı, Ashab-ı kiram hazeratı kendisini aralarında paylaşamaz olmuşlardı. İranlı olmasına rağmen muhacirîn-i kiram, "Selman bizdendir"; ensar-ı kiram'da yine "Selman bizdendir" diyorlardı. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de memnuniyetlerinden dolayı, hem ashab'ı te'lîf, hem Selman'ı taltif için "Selman bizdendir, ehl-i beyttendir" buyurmuşlardır.
Hazret-i Selmanın zahiri de, batını da pırıl pırıldı. Seyyidü'l-beşer Efendimiz istisnaî olarak geceleri kendisiyle sık sık musahabet ederlerdi.
Kendisinin çok muntazam bir hayatı vardı. Ma'nevî kardeşi Ebü'd-derda- radıyallahu anh- efendimize:
"- Kardeşim!.. Zühdde ifrata varma, ye, iç, hayat arkadaşın ile seviş, her hakkı yerli yerinde kullan. Sende Cenab-ı Hakk'ın hakkı, ailenin hakkı, nefsinin hakkı, cemiyetin hakkı vardır" diyerek gününü muayyen saatlere taksim etmesini, ve muntazam, ölçülü bir düsturu tavsiye ederdi. Bu dört haktan da en mühimminin Halik Teala ve tekaddes hazretlerine kulluk vazîfesi olduğunu söylerdi..."
Muhterem üstaz-kuddise sırruhu-da hal dili ile;
"- Ey kardeşim!.. Selman-ı Farisî- radıyallahu anh- hazretlerinin bu uzun, verimli ömrü senin için numune olsun. Sen de bu hayat içinde bulunuyorsun. Allah teala hazretlerinin seni mükerrem yarattığını, idrak et ve bu fanî dünyaya aldanma. Çünkü dünya herkese oyun etmiştir. Hayatın her türlü, huzurlu genişlik halleri, sıkıntılı, darlık halleri seni Hak'tan ayırmasın. Hayatın çeşitli, sayıya gelmeyen zamanları, halleri olur. Zenginlik, refah, fakirlik, darlık, hastalıklar, İbtilalar, türlü türlü musibetler, daha her şahısta ayrı ayrı tecellî eden, haller bulunur. Buna rağmen sen, Allah'a olan kulluk vazîfeni her şeyden daha ulvî ve değerli bil. Eğer buna ihlas ve istikamet üzere sebat gösterirsen. Mevlan senden razı olur. Dolayısıyla hem dünya, hem ahiret saadetine nail olursun.
İki günlük sayılan dünya hayatını oyuncak mesabesine olan şeylere harcama. Allah azze ve celle hazretlerine can ü gönülden teslim ol. Kur'an ahkamına. Sünnet-i Seniyyeye ittiba et.. Haramdan kaç, feraizi hakkıyla yerine getir. Evradlarının ulvîliğini idrak et vaktinde, itina ile büyük bir mahviyet içinde yap. Daimî zikrullaha devam et. Sabırlı ol, şükür ehil ol. Teslim tefviz ehil ol. Vatanına milletine yararlı ol. Bilhassa salihlerle sadıklarla beraber ol..." demek istiyordu.
* * *
Bazı sohbetlerinde de; meşhur Hatîb, iyad kafilesinin reisi Kuss bin Saîde'nin Suk-ı Ukazda söylemiş olduğu meşhur hutbesini irticalen okurlardı. Fesahat ve ma'na bakımından çok değer taşıyan bu sözleri sık sık okuyup ezberlemekle ömrümüzün faniliğini ve ona göre değerlendirmemiz îcab ettiğini anlamış oluruz.
Şöyle ki:
..."Ey Nas!..
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur... Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, anaların babalarının yerini alır. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez, birbirini takib eder.
Kulağınızı açınız, dikkat ediniz, gökde haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü bir firas-ivan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar, yoksa orda bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar?
Yemîn ederim, Allah'ın indinde bir dîn vardır ki, şimdi bulunduğunuz dînden daha sevgilidir. Allah'ın gelecek bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki, Ona îman edip de o dahi Ona hidayet eyleye. Vay o bedbahtaki Ona isyan ve muhalefet ede. Yazıklar olsun ömürlerini gafletle geçiren ümmetlere...
Ey İyad kavmi Hani aba'ü ecdadınız? Hani zînetli kaşaneler ve taştan haneler yapan Ad ve Semüd? Hani dünya varlığına mağrur olup ta milletine "ben sizin rabbinizim" diyen Fir'avn ve Nemrud? Onlar size nisbeten daha kuvvetli ve kudretli idiler. Bu yer onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı, kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Şimdi evleri ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını köpekler şenlendiriyor.
Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Her şey fanidir. Bakî olan ancak Allah'tır. Birdir, Şerîki ve nazîri yoktur, ibadet ancak Onadır. Doğmamış, doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey çoktur, ölüm ırmağının girecek yerleri var ama, çıkacak yeri yoktur. Büyük, küçük göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki herkese olası bana da olacaktır..."
Kuss bin Saîde, Hatemü'n-nebiyyîn - sallallahu aleyhi ve sellem- ile görüşmek saadetine nail olamamıştır.
Fahrü'l-mürselîn efendimiz, Kuss bin Saîde hakkında;
-"Ümid ederim ki, Cenab-ı Hak, Kuss bin Saîde'yi ayrıca bir ümmet olarak ba's eyleye..." buyururlardı...
Muhterem Üstaz hazretlerinin hiç bir sohbetleri yoktu ki az yemenin lüzumundan bahsedilmesin...
"Devaların başı az yemektir, perhizdir" diyerek az yemeği mükerreren ısrarla tavsiye ederlerdi:
Hadîs-i şeriflerde:
- Bir insan Allah için az yerse kalbi nur ile dolar." ve
- Çok yiyip içmeyi itiyat haline getiren kimsenin kalbi kasvetli olur. katılaşır, zikrullah yapamaz?" buyurulmuştur.
Yine Sertacü'l-enbiya- sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:
-"Kalblerinizi açlıkla nûrlandırınız. Nefsinizle cihad edip. Onu terbiye edebilmek için açlığı ve susuzluğu bir silah olarak kullanın. Cennet kapısına vuruşları açlıkla devam ettirin. Nefsi terbiye için Onunla savaşanın mükafatı, cephede düşmanla savaşanın mükafatı gibidir. Allah yolunda açlık ve susuzluk yolu ile nefsi terbiye etmek için çalışmaktan daha güzel bir amel yoktur. Kim ki mîdesini devamlı olarak dopdolu tutar ise ma'neviyat alemine giremez, maneviyattan zevk alamaz ve ibadetin tadını kaybeder."
Yine Nûru'ı-hüda sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyorlar.
- "Oburca yemek içmek suretiyle kalblerinizi öldürmeyin. Kalb bir fidana benzer. Nasıl fidana aşırı su verilince sararıp, solar ve büyümez ise kalb de fazla su ile ölür, salim düşünce ve îmanî huylar kalmaz..."
Yine Kainatın efendisi buyuruyorlar:
- Sizin Allah tealaya en sevimli olanınız yemesi en az ve bedenen en hafif olanınızdır.
-İnsan yemesini azalttığı zaman içi nur dolar.
- Her hastalığın başı karnı fazla doldurmaktır.
Urve bin Zübeyr - radıyallahu anh- de şöyle diyor;
- "Ben Kur'an'ın manasını, farzlarını, helal ve harama dair hükümlerini arab şiirini ve neseb ilmini Aişe- radıyallahu anhadan daha iyi bilen birini görmedim. Onun ağzından çıkan çok güzel ve beliğ sözler de vardır ki, bir iki tanesi şöyledir:
- Melik kapısını çalmağa devam ediniz. Birgün size açılır.
- Ne ile çalalım dediler. Cevabı verdi:
- "Açlık ve susuzluk ile..."
Hazreti Ali- kerremallahu vecheh- buyurur ki:
Ebubekr radıyallahu anh'a her hususta bizlere takaddüm ettiğinin sebebin! sordum. Hazret-i Ebubekr,
- Beş şey ile buyurdular.
l. İnsanları iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı ister, bir kısmı ahıreti ister. Ben ise Mevlayı istedim.
2. Ben İslam olduğumdan beri doyasıya dünya taâmı yemedim.
3. Ben İslam olduğumdan beri doyasıya su içmedim.
4. Ben İslam olduğumdan beri beni iki amel karşıladı. Dünya ameli ve ahiret ameli. Ben ahiret amelini tercih ettim.
5. Daimî olarak Resulullah-sallallahu aleyhi ve sellem -in sohbetine mülazemet ettim. Bir an bile yanlarından ayrılmadım.
İmam Şa'ranî hazretlerinin nasîhatları şöyledir.
- Ey oğlum! bilmelisin ki, bu yolun sıhhatle devam etmesi esası, insanı önde tutanı, kuvvet verip tahkim edeni açlıktır, yani haddinden fazla yememek.
Şayet arzun, saadeti bulmak, saîdler defterine yazılmaksa sana açlık gerek, yani çok yememek yemeklerin ancak bir zaruretini gidermek için olsun. Yani açlığını giderecek kadar yemelisin. Şunu iyi bil ki, lüzumu kadar yeyip, ötesini bırakıp kalkmak bedendeki şeytana ait yerleri temizler..."
Süleyman Daranî - kuddise sırruhu da açlık hakkında şöyle buyurur.
- Her şeyin bir pası vardır. Kalbin pası karın tokluğudur.
- Açlık, ulu ve yüce Allah nezdinde saklı bir hazînedir. Bunu sevdiğinden başkasına vermez.
- Açlık ahiretin anahtarı, tokluk (kesret-i taam) dünyanın anahtarıdır.
- Geceleri helal yemekten bir lokma az yemeyi, sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü güneş battığı vakit gece gelir. Ama mü'min için kalbin gecesi mide dolduğu vakit gelir.
- İbadetten en çok zevk aldığım zaman açlıktan karnınım sırtıma yapıştığı vakittir.
Cüneyd Bağdadî- kuddise sırruh- buyurur ki
- Biz tasavvufu, dedikodu ile elde etmedik. Cenk ve harble kazanmadık. Lakin aç ve uykusuz kalarak, dünyadan el-etek çekerek, sevilen ve göze hoş görünen şeylerden, koparak bulduk.
Bayazid Bestamî- kuddise sırruh- der ki:
- Açlık öyle bir buluttur ki, hikmet yağmurundan başka bir şey yağdırmaz. Karnı aç olanın kalbi saf ve rakîk, tok olanın kalbi azgın olur.
Zünnun Mısrî- kuddise sırruh- der ki:
- Ben hiç bir zaman midemi doyurmadım. Çünkü her doyurduğumda ya ma'siyet işledim, ya da ma'siyet işlerine meylettim.
Ahmed-er-Rifaî- kuddise sırruh- der ki:
- Kalbin ve basiretin safa halini bulması, bu göz nurunun gerçekleri görmekteki keskinliği az yeyip, az içmekle elde edilir. Çünkü açlık kibri, büyüklenmeyi, çevredekilere eziyet etmeyi önler ve nefes açlıkla tadlanır. O kadar ki devamlı Hak'la meşgul olmağa başlar. Denemelerimde gördüm ki açlık kadar nefsi kıran hiç bir şey yoktur.
Yahya bin Muazın sözlerinden:
- Açlık nurdur, tokluk ateş... İştah ve arzu da odun...
- Tıka-basa karnını doyuran hiç kimse yoktur ki, Hak teala, birdaha asla bulamayacağı şeyi ondan almasın.
- Açlık, sıddıkların bedenlerinin gıda aldıkları, Allah tealanın yeryüzündeki yemeğidir.
Muhterem Üstaz -kuddise sırruh- hazretleri de, orucun ve az yemenin on güzel hassasını şöylece okurlardı.
1. Açlıkta kalb safası olur, hafıza kuvvetli olur. Toklukta ahmaklık unutkanlık olur.
2. Açlıkta kalb rikkati olur, dua ve ibadetten zevk alır. Toklukta ise kalb katılaşır, ibadetten zevk alamaz.
3.Açlıkta kaibde züll-ü inkisar ve tevazu hasıl olur. Toklukta tuğyan, tefahur, kibir olur.
4. Açlıkta fakir ve açlar düşünülür, toklukta unutulur, yalnız kendi nefsinin zevkini düşünür.
5. Açlıkta nefsanî, şehvanî istekler kırılır, toklukta nefs-i emmare küvvet bulur, azgınlık olur.
6. Açtıkta vücudta uyanıklık ve zindelik olur, toklukta uyku ve gaflet olur.
7. Açlıkta ibadet ve taata devam kolay olur, toklukta tenbellik ve gevşeklik olur.
8. Açlıkta beden sıhhatli olur, maraz defolur, toklukta vücud yıpranır, hastalık olur.
9. Açlıkta bedende hafiflik, ferahlık olur, toklukta ağırlık atalet olur.
10. Açlıkta sadaka vermeğe işar ve infaka şevk gelir, kıyamet gününde sadakasının gölgesinde gölgelenir.
Tabiblere;
- Devanın en şifalısı nedir? diye sormuşlar.
- Az yemektir, demişler. Hikmet ehline;
-İbadete en ziyade şevk veren nedir? diye sormuşlar
- Az yemektir, demişler. Alimlere:
- İlim hıfzında efdal şey nedir? diye sormuşlar
- Az yemektir demişler. Amirlere:
- En lezzetli gıdalı taam nedir? diye sormuşlar
- Az yemektir demişler.
Muhterem üstaz hazretleri yemek hususlarında da çok dikkatli idiler.
Yemek evvelinde ve sonunda muhakkak ellerini yıkarlardı. Sofraya gayet ta'zinli olarak iki dizleri üzerine otururlardı. Kat'-iyyen arkalarına dayanmazlardı. önlerine ne konursa onu huzurla yerler, besmele ile başlayıp hamdele ile bitirirlerdi. (yani elhamdülillah diyerek).
Yemeğe tuzla başlarlar, lokmaları gayet küçük alırlar, çok çiğnerler, yemeği ağır ağır sükunetle yerlerdi. Daima önlerinden alırlardı. Yemek çok sıcak ise soğuması için üzerine üflemezler, serinlemesi için beklerlerdi.
Bilhassa yemeğin, sessizlik, uyanıklık, huzur içinde yenilmesine çok itina ederlerdi. Agahlıkla yenilmeyen gıdanın gaflete vesile olacağına ihsas ederlerdi. Yemek seçmezler, az olmak şartıyla hepsinden birer ikişer lokma alırlardı. Uyanıklıkla yenen her lokmanın da ma'neviyatın tekamülüne yardımcı olduğunu beyan buyururlardı.
Önlerine ne konulursa, kuru ekmek dahi olsa büyük bir tazimle şükürle yerlerdi. Bir defa olsun az pişmiş, tuzlu veya tuzsuz, tatlı veya tatsız, lezzetli veya lezzetsiz olmuş gibi sözler sarf ettikleri vakî değildir.
Yerde yemeği tercih ederler, masada hazırlanmış ise onu da kabullenirlerdi. Yemek taksimli bir şekilde ayrı ayrı tabaklara konuluyorsa, sofrada bulunan eşhasın yemekleri tam olarak önlerine konulmadan yemezler, onları beklerlerdi. Tamamlanınca hep beraber yemeğe başlarlardı.
Her şeyin vaktinde yapılmasını istedikleri gibi, nizam bakımından yemeğin de saatinde hazır olmasını arzu ederlerdi. Önlerine kat'iyyen yemek dökmezler, peçeteyi de yemeği müteakip aynı eski şekline sokardı.
BİR ŞAM YOLCULUĞU
Muhterem Üstâz - kuddise sırruh - hazretleri yemek, içmek ve emsali mevzulara hiç temas etmezlerdi Bir hac yolculuğu hazırlığını yapılıyordu, âdetleri hilafına buyurmuşlardı ki:
- "Çay, ekmek, helva, peynir alınsın, Şamda lazım olur''
Refikleri arasında müzakere edildi. İstişare sonunda bahsedilen bu gıda maddelerinin Şam'da daha iyileri bulunduğu ve oradan temin edilmesinin daha uygun olduğu, kararına varıldı. Bu yersiz istişare ve varılan sonuç çok hatalı idi.
Nihayet Şam-ı Şerife uğranıldı. Vakit oldukça ilerlemişti. Yermük oteline inildi. Yakın olması dolayısıyle sabah namazına sancakdar camiine gidimişti. Farz namazı kılınırken dışarıda mitralyöz ve top sesleri duyulmaya başlamıştı. Mühim bir ihtilal başlangıcı olduğunu anlamıştık. Acele otele dönüldüğünde top ve silah sesleri ziyadaleşmiçtmişti. .Bu mühüm vaziyette dışarı çıkma yasağı konulmuş,dükkanların bilaistisna hepsi üçgün kapalı kalmıştı. Hülasa hayal edilen, Şam'ın çay, ekmek, peynir ve helvasından mahrum kalınmıştı. Valizlerdeki çörek ve bisküvi kırıntıları ile idare edildi.
Muhammediyyü'l-meşreb olan bu kerîm zat en ufak bir işaretle olsun, refiklerni mahcub etmedi. Ama bizler utancımızdan yerin dibine geçmiştik..
Kibar-ı ehlullah arasında daha Muhammediyyü'l-meşreb olanların sayısı azın da azıdır. Çok büyük makamdaki velilerin bile zaman zaman settaru'1-uyub ve afvedicilik hususunda bocaladıkları görülmüştür.
Bu hallerine rağmen keşif ve keramete ehemmiyet vermezler bu bahsi yersiz görürlerdi. Ve nasıl gizlenmesi îcab ederse onda da mahir idiler. Bazı mecburi uyarma durumunda kaldıkları müstesna...
"En büyük keramet; ihlas ve istikamet üzere, nefeslerin daimi zikrullah ile muhafazası ve her an Hak teala ve tekaddes hazretlerinin huzurlarında sıdk, ihlas ve züll ü inkisar halinde bulunmaktır" buyururlardı...
kaddesallahu sırrahul azîz