Sen Misafirsin Malın da Emanet

Sen Misafirsin Malın da Emanet

İbni Mes’ud radıyallahü anh buyurur:

Ğ Hiç bir kimse yokdur ki, o bu dünyada misâfir, malı da ödünç - emânet olmasın! Misafir daima gelib geçicidir. Ödünç - emanetin ise sahibine verilmesi gerekir.

Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh anlatır:

Ğ Dünya fanidir. Ömrünün sonu pek yakındır. Nimetleri elden gidicidir. Güzelliği değişicidir. Ahlâkı pek kötüdür. Eli boğazlayıcıdır. Sözleri zehirlidir. Çok imtihana tabi tutucudur. Çabuk ve çok boşayıcıdır. Kendisine bir daha dönüş yokdur. Ne aslı vardır ne de vefası. Onda kalmak su üzerinde bina yapmak gibi bir şeydir.

İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, mü’min onu kalbine ne bir karargâh olarak kabul eder, ne de bir ev. Sonra bir derece terakki eder. Kadri yücelir, Allah sevgisinde ve O’na bağlılığında sebât ve istikrâr kazanır. Böylece Allah tealâ ve Tekaddes hazretlerini tanır. Daha önceleri dünyayı karargâh edinmediği gibi, bu safhalardan itibaren artık ahireti de karargâh edinmez ve kalbinde ahiret düşüncesine de yer vermez olur. Bilâkis kalbine karargah olarak yalnız Allah’ın yakınlığını seçer.

Gene buyuruyorlar:

Ğ Dünyanın tamamı bir musibet, bir fitne, bir meşgaledir. Ancak âhiret için sâlih ve halis niyetlerle alınanlar bundan müstesnadır. Dünyadaki tasarruflarda ve yapılan işlerde niyet hâlis ve salih olduğu zaman, o iş âhiret için yapılmış olur. Her nimet Allah tealâ ve Tekaddes hazretlerine aiddir, kayddan âzâdedir. Allah tealâya şükür, ona şükürle olur. Hakk’a şükür iki şeyden ibaretdir:

Bunlardan biri nimetleri Allah’a kulluk yolunda kullanmak ve onlara fakirleri de ortak etmekdir. Diğeri de onları vereni tanımak ve ona şükretmekdir. Nimetleri veren ancak Allahü Tealâdır.

Yukarıdaki hadisi şerif ve ehlullah sözlerinden iki hususu, yani dünyanın daimi olmadığını ve hilelerini, akıllı ve zeki bir kulun vakitlerini nasıl değerlendirmesi icab etdiğini öğrenmiş oluyoruz.

Mevlâna Sadeddin Kaşkarî kuddise sirruh buyurur:

Ğ İnsanın her nefes alışında, bir hazine heder olup gider. Her nefesde bilmek lâzımdır ki, Allah hâzır ve nâzırdır. Bu şuur insanda hakim olunca Allah’dan utanma duygusu da beraber gelir ve gaflet gider. İnsanda gönül birdir ve dünyaya sarkacak olursa, Allah’dan mahrum kalır. Allah’a yönelirse, içinde bir pencere açılır ve o pencereden ilâhi feyz güneşinin nûru girer. Bu nûr doğudan batıya kadar her zerreye hayat verir, yalnız penceresiz evler (kalbleri hicablılar) ondan nasibsiz kalır.

Ali Bin Muhammed kuddise sirruh buyurur:

Ğ Kişinin dünya malını artırmaya çalışması, kendisi için bir noksanlık ve onun kârı ve kazancı ise, hayır olmayıb hüsrandır.

Ey sonu harâb olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü Teâlâ’ya yemin olsun ki bu çalışma; harab olacak ömür için tamirden başka bir şey değildir de nedir?

Ey aklını, fikrini, gönlünü, mal mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma! Bu işlerden geri dur. Zirâ mal-mülk sevincinin neticesi hüzün ve kederdir, ağlayıp sızlamakdır.

Abdülkâdir Geylânî hazretleri şöyle buyuruyor:

Mârifetullahı tahsil hususunda çalışınız. Gayret ediniz.

Ey insanlar! Sizler büyük işler için yaratıldınız. Fakat bundan haberiniz bile yok.

Allahü Teâlâ ve şöyle buyuruyor:

Ğ “Sizi boş yere yarattığımızı ve bize aslâ döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Mü’minûn sûresi 115)

Altınoluk Sohbetleri-6, Musa Topbaş, s. 102-107