GAYEYİ BİLMEK
Alaeddin Attar -kuddise sirruh- buyurur. Muhammed Parisa k.s.'dan naklen:
Riyazetden gaye, cismanî, alakalardan sıyrılıp ruh ve hakikat alemine yönelmektir. Sülükdan murad ise, müridin kendi irade ve cehdiyle hak yoluna mani olan alakalardan kurtulmasıdır. Bu davanın muayene ve çaresi odur ki alaka şekillerinden müride ne gösterilirse, hangisine gönlünü bağlı görmezse o alaka engel olmaktan çıkmış, hangisine de içinde bir istek hissederse o alaka onun ayağına dolanmış ve yolunu kesmiş demektir. Bizim hocamız Bahaeddin Nakşıbend hazretlerine yeni bir gömlek giydirecek olsalar (Bu gömlek filanındır) deyip onu iğreti bir eşya gibi sırtlarına geçirirlerdi.
İZAHI:
Vüsul için gayeyi,maksadı bilmek gerekir. Gaye bilinmezse hiç bir şey bilinmemiş olur ve hiç bir netice elde edilemez. Riyazatdan maksad da Pir hazretlerinin buyurdukları gibi, cismanî, dış varlık ve şekillerden alakayı kesib iç alemine, ruh ve hakikat dünyasına yönelmektir.
Mürid, kendi gayreti ile dıştaki, zihninde yer eden her şeyi kalbinden silmeğe gayret etmelidir ki, gönlündeki Hak yoluna mani olan şeyler, yok olabilsin, silinebilsin.
Salik, yoluna engel olan havatır, lüzumsuz isteklerini ihraç edemez ise yolda kalmış sayılır.
MÜRŞİDE RABITA ve VUSUL
Yine Alaeddin Attar -kuddise sirruh-buyurur:
Mürşide alaka ve rabıta, hakikatte gayrı ve neticede lüzumsuz olmasına rağmen başlangıçta vusul (erişme) sebebidir. Bu yolun isteklisi başlangıçta, mürşidinden gayrı bütün alakaları nefyetmek ve kalbinde yalnız mürşidini tutmak zorundadır.
İZAHI:
Mürşide rabıta hakikatte yoktur ve neticede, nihayette lüzumsuzdur. Buna rağmen salik ilk devrelerinde rabıtalı olmak zorundadır.
Salikler mürşidlerinden başka kalblerinde bulunan bütün alakaları terk edecekler ki, Hakka erişmeğe muvaffak olsunlar. Bilhassa mürşidlerinin iki kaşı arasını tahayyül etmeleri muvafıkdır. Şeyhine muhabbeti olan sadık mürid rabıta için gayret sarfetmez. Şeyhinin muhabbeti kalbinde olduğu için her an beraberdir.
Dersin ilklerinde (nefy-ispat) dahil muhakkak rabıta yapılır. Ders, birinci Ahadiyyet murakabesine terfi' ettiğinde şeyhe rabıta terk edilir. Allah'la beraber olunur.
Bu makamda hakikati mürşidin aynasında görmek, noksanlık olması bakımından rabıta muhakkak terk edilir.
TEVFİK ÇALIŞMA İLEDİR
Gene Alaeddin Attar -kuddise sirruh- buyurur: (Muhammed Parisa- Kuddise suruhudan naklen)
Bu yolun yüksek şahsiyetleri, tevfik çalışmak iledir ve muvaffak olan ancak çalışandır, dediler. Salikin de mürşidinden feyz isteği, mürşidin emri yolunda çalışması miktarınca elde edilir. Çalışmadan elde edilen manaların bekası olmaz. Mürşidin müride yönelişindeki tesir, mürid tarafından çalışıp derinleştirilmeyecek olursa sadece bir kaç gün sürer.
Mürşid alakasız salike ne verebilir? Bu yüzden Mevlana Davud bize çalışmayı emretti ve tevfik refik oldu. Hoca Nakşibend sohbetlerinde de bütün vaktimiz çalışmakla geçti. Gününü çalışmakla akşama eriştirmeyen pek az mürid tanırım.
Büyüklerden birisi:
Tasavvuf: Vakti en değerli şeylere harcamaktır, buyuruyor.
Gayet doğrudur, yukarıda bahsedilen çalışmaktan murad, bilerek, akıllıca, vakti en değerli şeylere hasretmekdir.
DÖRT HUSUSA DİKKAT
Salik dört hususa büyük dikkat göstermelidir.
1. Evradlarını büyük bir itina ile gönlü, Hakka vererek mürşidin gösterdiği adab üzere, yapmak.
2. Mürşid yahud kardeş sohbetlerine devam etmek.
3. Zamanın icabına göre herkes kabiliyet ve liyakati ölçüsünde, mü'minlere hatta bütün mahlükata hizmet etmek.
4. Halimizi muhafazaya çalışıp, dünya sevgisini nefye (yok etmeğe) nefsin arzularına karşı muhalefete, ahlakî durumumuzun inkişafına, güzelleşmesine dikkatli olmak mecburiyetindeyiz.
Lüzumundan fazla gayesiz sebepsiz yorulmaktan ise itidal ve mahviyet üzere bilerek, zekice, en verimli çalışma tarafını tercih etmelidir.
Bu şekilde büyük bir ihlas ve samimiyet üzere vazifelerimizi ifa edebilirsek Allah Teala ve tekaddes hazretleri tevfikine refik eder.
MÜRÎD ve RIZIK
Abdülkadir Giylanî -kuddise sirruh-buyurur:
Ey oğul! müridlik mertebesinde bulunduğun müddetçe kısmetindeki rızıkları meşruluk eliyle al. Kazançlarının helal olup olmadığını şeriat hükümleri ile karşılaştır. Helal olduğu takdirde al. Has kişiler ve sıddikler mertebesine erdiğin zaman kısmetlerini manevî emrin eliyle al. Rabbına kavuşanlar ve yakın olanlar derecesine ulaştığın zaman ise, Allah teala ve tekaddes hazretlerinin emriyle al. Bu mertebede kısmetlerin sana doğru sevk edilir. Amir sana emreder, seni nehyeder, fiilde sende tecelli eder.
TALİB ve MÜRŞİD
Alaeddin Attar -kuddise sirruh- buyurur:
(Muhammed Parisa kuddise sirruh'dan)
Talib kendi acz ve bîçareliğini daima mürşid huzurunda mütalaa etmelidir. Tallb bilmelidir ki hedefe erişmek ancak mürşidinin rızasını tahsil etmekle olur. Rıza yolundan başka her tarafın kapalı olduğu talibçe bilinmelidir. Talib mürşidinin teveccühünü muhafaza etmedikçe kendi şahsi eser ve kıymetinin hiç olduğunu şuurlaştırmak borcundadır.
Sadık talib.ve salik, sadık irade sahibi olduğu için varlığını mürşidinin varlığında tüketecek olursa artık kendi nefsini arasa da bulamaz ve kendisini her yoklayışında mürşidinin hakikatinden başka bir şey göremez.
BENLİĞİ AŞMAK
En büyük düşman olan enaniyet (Benlik) ancak mürşide teslimiyetle, bertaraf olur.
Nice benlik sahipleri; mürşitlerine teslimiyetleri nispetinde Cenab-ı Hakkın izni ile, iç alemleri tasfiye ve tezkiye olmuş, rahata ve huzura kavuşmuşlardır.
Nice ibadetleri çok olan salikler vardır ki, teslimiyetsizlikleri ve o yaptıklarına güvenmeleri dolayısıyla maneviyatdan layıkı veçhile nasib alamamışlar, İşi laf gürültüsüne boğup, kalıp ve şekil aleminde kalmışlardır. Bu noksanlıkları dolayısıyla bir arpa boyu yol alamamışlardır.
Bu bakımdan;
Eğer, sen senliğinle yani benlik ve tekebbür ile Hak yoluna girer isen kork,
Eğer sen benliğinden sıyrılarak büyük bir yokluk ve tevazu üzere Hak yoluna ayak bastı isen korkma, buyurulmuştur.
Gene buyurdular:
Salik mürşidinin yanında ve uzağında, daima onun rızasını elde edici yolda yürümeğe bakmalıdır. Talib mürşidinin rıza nazarının hangi noktalar üzerinde olduğunu anlamak ve ona göre amellerde bulunmak zorundadır. Bu iş ise gayet zordur ve derin bir dikkat ve firasete bağlıdır. Meğer ki Allah'ın yardım lütfü eksik olmasın... Bu iş Allah'ın kolaylık verdiğine kolay! Yoksa başarılamayacak kadar çetindir.
Bilhassa zamanımızdaki salikler, birinci kademeyi, yani Hak yolunda kendilerinden geçemedikleri için, değil hakikati görmek bir kısmı hizmet hususunda ne yapılması icap ederse onun aksini yapıyorlar ve hizmet ettikleri şahsı çok üzüyorlar,
Sebebi ise anlayışsızlıkları, teslimiyetsizlikleri.
KALB ve BEDENİ DOYURMAK
Mevlanın seçkin kulları gönülleri mevzuunda son derece dikkatli olub gayret göstererek mevlayı zikir ve tefekkürle sürekli meşgul olmuşlardır. Böylece Hakkın lütfü île hidayet bulmuş, ondan başkasından uzaklaşıb ayrılarak ebediyyen O'nun huzurunda kalmışlardır.
Kalbin gıdası, mevlanın muhabbet ve marifetine ulaşmaktır. Zira kalb tabiatının gereği, kendi tasarruf sahibini bulmakdır ve ona candan meyl muhabbet eylemektir.
Kalbin helaki ise mevladan gafil olmak ve masıvaya meyletmektir ve nefsin hevasına uyup dünya endişesinin derin deryasına dalmaktır.
İşte böyle, zikir ve tefekkürle kaibden, gönülden cehalet yok olub masiva silinir, gönül bütün hastalıklardan helak olmaktan kurtulur. Murakabe ile dostluk meclisine ve huzura nail olub, marifetullah ve muhabbetullah ile sonsuz bir hayat bulur. Ama, beden kalbin zarfı ve dış kalıbı olduğundan onu da korumak gerekir. Lakin bedeni gözetmek pek de öyle itina ve dikkat istemez. Asıl hizmet edilmesi gereken gönüldür. Beden asıl değil hizmetçi mevkiindedir.
Bedenin dünyada üç şeye ihtiyacı vardır. Yemek, giymek, barınacak yer bulmak. Bedenin bu üç hakkını ve bunların gerektirdiği şeyleri itidal üzere ve yetecek kadar bedene vermek lazımdır. Ta ki beden korunmuş olsun. Açlık veya mide dolgunluğu ile soğuk veya sıcakta ve diğer işlerinde ifrad ve tefride kaçarak helak olmasın, ve sıhhatte kalsın ve kalb onunla birlikte kemal kazanabilsin!
Onun için irfan isteklisi kişi, çeşitli yemek ve lezzetlerden kaçınır, renk renk elbiseler giymekten, süslenmekden yüz çevirir ve daima kalbini kötü ahlakdan, havatırdan temiz tutmaya çalışıp güzel ahlak ile süsleme yoluna gider. Kalbin gıdası olan muhabbet ve marifetden rızkını alıb canı hayat bulur. Zira bedenin gıdası kendi haddinden fazla olursa, onu helak eder. Kalbin gıdası da ne kadar fazla olursa çok daha güzel, çok daha faydalıdır. Çünkü Allah teala bütün kainatı insan için ve insanı da kendisini bilmesi ve sevmesi için yaratmıştır. Öyleyse kim nefsini bilmekle yaratıcısını bilir ve varlığını O'nun muhabbeti yoluna harcarsa şüphesiz o ömrünün tamamını yaratılış gayesi uğruna sarfetmiş ve Allah katında tükenmez bir nimete nail olmuştur. O seçkinlerin de seçkini olup doğruluk otağına yerleşmiştir.
* * *
DÜNYA
Hz. PEYGAMBER DİLİNDEN DÜNYA'YA BAĞLILIK.
Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem-hazretleri buyurdular:
Ey Ebu Hüreyre! Dünyayı bütün içindekilerle beraber sana göstereyim mi? Ben:
Evet, ey Allah'ın Rasülü, dedim. Elimden tuttu. Beni Medine'nin derelerinden bir dereye götürdü. Orada; içinde insan kafaları, insan tersleri, paçavra haline gelmiş bez parçaları ve çürümüş kemikler bulunan bir çöplük vardı.
Allah Rasülü:
Ey Ebü Hüreyre, dedi. Bu kafalar da sizin gibi haris idiler. Sizin gibi emelleri vardı. Bu gün ise onlar derisiz birer kemiktir. Daha sonra da çürüyüş un haline gelecekler. Şu tersler nereden kazandılarsa kazanıp sonra midelerine indirdikleri yemeklerin tersleridir. Şu eskimiş, paçavra bez parçaları onların giydikleri elbiselerdi. Şimdi rüzgar onları burada yeldiriyor. Bu kemikler onların faydalandıkları hayvanların kemikleriydi. Kim dünyaya ağlamak isterse ağlasın!"
Rasülullah bunları anlatırken ağlamamız kesilmedi. Gittikçe şiddetlendi. Rasülullah -sallallahü aleyhi ve sellem- buyurdular:
Kıyamet günü bir kısım insanlar gelirler, dağlar gibi amelleri vardır.
Cehenneme atılmaları emr olunur.
Sahabe-i kiram -radıyallah anhüm-sordular:
Onlar namaz kılar mıydı? Fahr-i Kainat Efendimiz buyurdu:
Evet namaz kılarlar, oruç tutarlar ve geceleri ağlarlardı. Fakat dünyevi bir menfaat mevzu bahs olduğu zaman hemen atılırlar, Allah'ı unuturlardı.
İbn-i Mes'ud -radıyallahü anh- buyurur:
Hiç bir kimse yoktur ki, o bu dünyada misafir, malı da ödünç- emanet olmasın! Misafir daima gelip geçicidir, ödünç emanetin ise sahibine verilmesi gerekir.
İMAM ŞAFİİ'DEN BİR ÖĞÜT
Cüneyd Bağdadî -Kuddise sirruh- buyurur:
İmam Şafii dünyada hakkı konuşan bir zat idi. Bir gün bir din kardeşine verdiği öğütde şunları söylemiştir:
Ey kardeşim! dünya hayatı kaygan bir yer gibidir. Orada ayak sabit kalamaz. Dünya ne kadar imar edilse sonu harab olmaktır. Onda yaşayanların en son ziyaretgahları kabirdir. Sonu sevdiklerinden ayrılmaktır. Dünya zenginliğinin sonu fakirliktir. Mal servet toplamak güçtür. Ey kardeşim Allah'dan kork. O'nun helalinden verdiği rızka razı ol. Gayri meşru' kazanç yollarına sapma. Yetişemeyeceğin, yetişeceğini bilmediğin günler için, önceden uzun emellere dalma. Çünkü senin ömrün geçici bir gölge gibidir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibidir. Güzel amelleri çoğalt. Uzun emelleri azalt.
TEVBEYE VAKİT BULACAK MISIN?
Abdülkadir Geylanî -kuddise sirruh-anlatır:
Ey Aziz! Şu aldatıcı alemden geç... Bu aynı zamanda ilahî bir emirdir... Çünkü Cenab-ı Hak:
"Sizi bu dünya hayatı aldatmasın.. Aldatıcı sizi, Allah'ı anarak kandırmasın'. (31/33)
Burada aldatıcı şeytandır. O gelir yaptıracağını yaptırır.. sonra da Allah kerimdir, istiğfar eyle, bağışlanırsın... gibi sözler eder ve seni kandırır... sakın onun bu sözüne kanmayasın... Hem istiğfar nasib olacağını nereden biliyorsun? Tevbe, istiğfar etmeden ölenlerin sayısı az mıdır?
Gene Buyuruyorlar:
Dünya fanidir. Ömrünün sonu pek yakındır. Nimetleri elden gidicidir. Güzelliği değişicidir. Ahlakı pek kötüdür. Eli boğazlayıcıdır. Sözleri zehirlidir. Çok imtihana tabi tutucudur. Çabuk ve çok boşayıcıdır.
Kendisine bir daha dönüş yoktur. Ne aslı vardır, ne da vefası. Onda kalmak su üzerinde bina yapmak gibi bir şeydir.
DÜNYAYI AHİRET İÇİN DEĞERLENDİRMEK
Gene buyuruyorlar:,
Dünyanın tamamı bir musibet, bir fitne, bir meşgaledir. Ancak ahiret için salih ve halis niyetlerle alınanlar bundan müstesnadır. Dünyadaki tasarruflarda ve yapılan işlerde niyet halis ve salih olduğu zaman, o iş ahiret için yapılmış olur. Her nimet Allah teala ve tekaddes hazretlerine aiddir, kayddan azadedir. Allah tealaya şükür, ona Şükürle olur. Hakk'a şükür iki şeyden ibarettir.
Bunlardan biri nimetleri Allah'a kulluk yolunda kullanmak, ve onlara fakir ve yoksulları da ortak etmekdir. Diğeri de onları vereni tanımak ve ona şükretmektir. Nimetleri veren ancak Allahü teala ve tekaddes hazretleridir.
Yukarıdaki hadis-i şerif ve ehlullah sözlerinden iki hususu;
Yani dünyanın daimi olmadığını ve hilelerini, akıllı ve zeki bir kulun vakitlerini nasıl değerlendirmesi icap ettiğini öğrenmiş oluyoruz.
Dünya geçici bir misafirhanedir. Hak katında horlanmış, zemin edilmiştir. Çünkü dünya herkese oyun oynamış, herkesi kendisi ile oyalamış, kendisini sevdirmesini bilmiş. Taşı ile toprağı ile türlü türlü şekillerde görünmüş. Bilhassa sevenlerine türlü gaileler, huzursuzluklar vermiş, kendisine sarılanları perişan etmiş sonunda da rağbet edenlerinden bir kahpe gibi yüz çevirmiş ve çevirmektedir.
Ancak az bir zümre huzura kavuşabilmişler, kendilerini badireden muhafaza edebilmişler. Dünyaya gelmekteki gayeyi iyi anlayıb, Kur'an-ı Kerîmin emirlerine ve Fahr-i Kainat Efendimizin yolunu izleyen akıllı, zeki, salihler, muttakîler, arifler ve Hakk aşıklarıdır. Bunlar dünyanın geçiciligine ve sahteligine aldanmamışlar, zamanlarını Allah'a karşı ubudiyet geçirmişlerdir.
Hatta bütün soruların cevabını verip de cennete dahil olan bahtiyarlar bile eğer dünyada iken Halik teala ve tekaddes hazretlerine layıkıyla vechile zikredemeyip noksanlık göstermiş iseler, onlar dahi keşke daha fazla Cenab-ı hakkın zikredebilseydik deye nedamet edeceklerdir.
DEVAMLI BİR KULLUĞA YÖNELMEK
Fahr-i Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem-Efendimiz, insanları akıllarına göre değerlendirirlerdi.
Akıllı olalım: Bulunduğumuz bu muvakkat misafirhanedeki vakitlerimizi en faideli şeylere hasredelim. Hatta yol göstericilerden birisi tasavvufu: ''Tasavvuf vakti en değerli şeylere hasretmektir" diye tarif etmiştir.
Bizlere düşen Cenab-ı Hakkın biz acizlere, bahşettiği sayıya gelmeyen nimetlerine karşı uyanık olup, şükrümüzü hayatımızın sonuna kadar her hususda idame etdirmemiz lazımdır. Başta iman ve sıhhat nimeti gelir. Cenab-ı Hak ve tekaddes hazretlerine kul olmak nimeti, ne kadar şereflidir. Resül-i Ekrem hazretlerine ümmet olmak nimeti, ne kadar şereflidir. Müslüman olmak, Hakka vasıl olmak gayret ve nimeti ne kadar şereflidir.
Sema, güneş, ay, aldığımız nefes, yediğimiz yemekler hep Rabbımızın ikramıdır. Hülasa bütün alem, mükevvenat, cemadat, nebatat, hayvanat hep insanlara hadını. Bu suretle Cenab-ı Hakk kullarına kendisinin varlığını, uluhiyyetini, settarlığını, gaffarlığını, rahmanlığını daha nice sıfatlarını bildirmiştir.
Bunları bildikten sonra bizlere düşen, nezih, afif, temiz bir hayat yaşamağa tevessüldür. Bunların başında dünya malına haris olmamak, helal ve haram hususunda çok dikkatli olmak. Dünyevî ve uhrevî bütün muamelelerimizi istikamet üzere değerlendirmesini bilmek. Hülasa tam devamlı bir kulluğa yönelmek vazifemizdir.
Çünkü insan kendi kadrini, şerefini, yaratılış sebebini bilmeli, İnsan hakikatte bir cevherdir. Çünkü Hakkın temsilcisidir.